Bu Blogda Ara

http://ankaratarihi.blogspot.com/ iceriginin kopyalanmasi halinde 5846 sayili FİKİR VE SANAT ESERLERİ KANUNU'na gore yasal islem uygulanir.Bu sitedeki yazilara yorum yapabilirsiniz, siteye üye olarak kendi sitenizden link verebilirsiniz.

23 Aralık 2009 Çarşamba

ANKARA (ANGORA) ŞEHRİ MERKEZ GELİŞİMİ (14.- 20.YY) (2.Bölüm)



Mehmet Tunçer, ANKARA (ANGORA) ŞEHRİ MERKEZ GELİŞİMİ (14.-20. YY), Kültür Bakanlığı Yayınları / 2603, 2001, Kültür Eserleri Dizisi No : 292.


III.2. XVI. ve XVII. YÜZYILLARDA ANKARA TİCARET MERKEZİ

III.2.1. TOPOGRAFYA VE ÜÇÜNCÜ SUR

Ankara, topoğrafik açıdan, Hisar'dan (980 m.) bugünkü Demiryolu İstasyonuna (Gar’a) doğru giderek alçalan eğimli bir alan üzerinde yer almıştır.
(Bkz. Harita 2 - Topoğrafya)



Fotoğraf 4 : ANKARA HİSAR BEND DERESİNDEN GÖRÜNÜM (1925) (Mamboury, E.)

Şehrin görünümüne "Hisar" egemendir ve Hisar dışında şehir iki bölümden oluşmuştur (Fotoğraf 4). Bu dönemde, Kale ve şehrin en eski kesimleri olan Bedesten, Hanlar Bölgesi ve Uzun Çarşı'nın bir kısmı "YUKARI YÜZ", bugünkü Anafartalar Caddesi'nin altında kalan ve Hacı Bayram Camii'nden Karacabey Külliyesi'ne kadar uzanan kısım ise "AŞAĞI YÜZ" olarak isimlendirilmiştir (KANDEMİR, S., 1932, “Ankara Vilayeti”, Ank., S.132., ERDOĞDU, Ş., 1964, “Ankara’m”, Ank., S.104).

Topografyaya bağlı olarak bu ikili adlandırma şehrin yapısını da bir bakıma ortaya koymaktadır.



Harita 2 . ANKARA ŞEHRİ TOPOGRAFYASI (Tunçer, M., 1985)


Bu tanımlamalar, Cumhuriyet Dönemi’ne kadar aynen devam etmiştir. 16. yüzyılın başlarından itibaren, Celali Saldırılarına karşı şehri savunmak amacıyla, şehir sakinlerinin de katılımıyla inşa edilmiş bir "ÜÇÜNCÜ SUR" un varlığı, gravürlerden, bu dönem Şer'iye Sicilleri incelendiğinde ve seyyahların anlattıkları sonucunda kesin olarak bilinmektedir (Gravür 1).

Ankara çevresindeki üçüncü sur duvarı hakkında daha geniş bilgi için bkz; ERGENÇ, Ö., 1980, “XVII.Yüzyılın Başlarında Ankara’nın Yerleşim Durumu Üzerine Bazı Bilgiler”, Osmanlı Araştırmaları, The Journal of Ottoman Studies I, İst., S.87, EYİCE, S., 1972, “Ankara’nın Eski Bir Resmi”, Tarihi Vesika Olarak Resimler - Ankara’dan Bahseden Seyyahlar - Eski Bir Ankara Resmi, Türk Tarih Kurumu, “Atatürk Konferansları” IV. Cilt’den Ayrıbasım, Ank., S. 61-124.




GRAVÜR 1 . P. TOURNEFORT’UN 1711 TARİHLİ ANKARA GRAVÜRÜ (Tunçer, M., 1985)

Gene aynı kayıtlar yardımıyla şehri kuşatan bu surun üç ana kapısı olduğu bilinmektedir. Bu girişler, Doğu'da Cenabi Paşa Kapısı, Batı'da Doğan Bey Kapısı ve Güney'de Araba Pazarı Kapısıdır. Evliya Çelebi Şehrin 4 kapısı olduğunu söylemektedir (ÇELEBİ, E., “Seyahat-name II”, S.430). Ankara’yı ziyaret eden Paul Lucas ise, 7 büyük ve 5 küçük kapı gördüğünü söylemektedir (EYİCE, S., 1972, a.g.e., S.76).

Cenabi Paşa Kapısı; adını yakınında bulunan ve Klasik Osmanlı mimari örneklerinden olan Cenabi Ahmet Paşa Camii'nden almıştır (973 H. - 1565 M.) (MAMBOURY, E., 1933, “Ankara, Guide Touristique”, S.78-79). Von Vincke'nin 1839 tarihli Ankara Planı’nda Cenabi Paşa Kapısı, "Kayseri Kapısı" olarak olarak adlandırılmıştır.
Hacı Doğan Mahallesi yakınındaki kapının, sonraları "İzmir Kapısı" diye anılan sur girişi olması olasıdır .

III.2.2. ANA ULAŞIM SİSTEMİ

i. ŞEHİR DIŞI ULAŞIM

Tahtakale Çarşısı (Tahta-el Kal’a) çevresi, Sulu Han’ın da içinde yer aldığı kesim, günümüzde Ulus Hali’nin bulunduğu kesimdir. Bu kesimde, 16.yüzyıl başlarında ticari bir "Alt Merkez" denilebilecek büyüklükte bir ikinci merkez gelişiminin nedenlerini daha iyi anlayabilmek amacıyla, şehir içi ve şehir dışı ulaşım sistemlerinin bu dönemdeki durumuna bakmak gereklidir.

Bu devirde; Ankara'da geçen ya da Ankara'nın doğrudan bağlantılı olduğu ana kervan yollarından başlıcaları şunlardır (Harita 3) :

Yazarın Notu : Kervan : Bir taşıma örgütlenmesinden çok bir ticari örgütlenmedir ve iki nokta arasında sabit bir mal yükü ile yolculuk yapmaz. Her geçtiği yerde alış veriş yaparak mal niteliğini sürekli değiştirir. Eğer böyle bir örgütlenme olmasa idi, deveye dayanan bir taşımanın maliyeti çok yüksek olurdu.

• Bursa'nın 15. yüzyılda önemli bir ticaret merkezi haline gelmesinden sonra önem kazanan Bursa-Tebriz İpek Yolu'nun Anadolu içindeki bir kolu, Ankara-Çankırı-Çorum-Amasya-Tokat güzergahını takip ederek Erzincan ve Erzurum'a ulaşıyor ve oradan da Aras Vadisi'ne uzanıyordu.
1539 Yılında Venedik hizmetinde İran’a giden Michele Membre adlı elçi ile, 1555 yılında G. Busbecq’in Amasya’ya giderken izledikleri güzergah budur (BUSBECQ, O., G., 1939, “Türk Mektupları”, Çev. YALÇIN, C.,Y., S.67-70.).

• Bir başka önemli yol ise Anadolu'yu çaprazlama olarak kateden Halep-Şam yoludur. Bir ucu İstanbul ve Bursa olan bu aks, Anadolu'yu Kütahya-Afyon-Akşehir-Konya-Adana doğrultusunda geçtikten sonra Şam'a ulaşıyordu. Ankara bu yol ile Kayseri üzerinden bağlantılıydı. Polonya’lı Seyyah Simeon, 1616 yılında Halep’ten Maraş-Kayseri yolu ile Ankara’ya gelmiş ve buradan İstanbul’a giderken de Konya-Akşehir-Afyon-İzmit yolunu izlemişti (ANDREASYAN, H., D., 1964, “Polonyalı Simeon Seyahatnamesi 1608-1619”, İst., S.157-162).

• Anadolu'da Ankara'nın bağlantılı olduğu üçüncü ana ticaret yolu, Antalya-İskenderiye deniz yoludur. Mısır, Arabistan ve diğer bazı Ortadoğu Ülkelerine büyük miktarlarda ihraç edilen Ankara "Sof"unun bu yol üzerinden ihracatının yapıldığı bilinmektedir. Ankara bu yola Konya üzerinden bağlantılıdır (İNALCIK, H., 1960, “Bursa, XV. Asır Sanayi ve Ticaret Tarihine Dair Vesikalar”, Belleten XXIV/93, S.46-51).



Harita 3 : 16.-18. YÜZYILLAR ARASINDA ANADOLU'DA ANA TİCARET YOLLARI (Aktüre, S., 1994)

Görüldüğü gibi, kara ulaşımı ve haberleşmenin kervanlarla ve ulaklarla (Ulak : tatar, postacı) yapıldığı bir dönemde Ankara, ana ulaşım akslarının oldukça merkezi bir noktasında yer almaktadır. Anadolu'nun önemli kervan yolları üzerinde bulunması, kervan taşımacılığının nitelikleri de göz önünde tutulursa, Ankara'nın bazı metaların üretiminde özelleşmiş olması doğaldır. Kervan ticaretinin bu örgütlenme biçimi, kervan yolu üstündeki kentlerin üretimde özelleşmelerini gerektirir.
Anadolu Şehri bu nedenle sadece çevresine yönelik üretim yapmamakta, aynı zamanda uzun mesafe ticareti için özelleşmiş üretim yapmaktaydı (TEKELİ, İ., 1982, “Türkiye’de Kentleşme Yazıları”, Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar : 3, Turhan Kitapevi, Ank., S.16-17).

Ankara'da "SOF" (SOF : Yün yapağı, yünden yapılmış ince bir dokuma cinsi) üretimi, ticaretin yukarıda anılan özelliğine bağlı olarak ve iklim özelliklerinin Ankara keçisi üzerindeki olumlu etkileri, dolayısıyla tiftiğinin yüksek kalitesi vb. gibi etmenlerle şehri belirleyen başlıca üretimlerden biri olarak yüzyıllarca devam etmiştir.

ii. ŞEHİR İÇİ ULAŞIM

Ankara’da şehir içi ulaşımın genellikle hemen tamamen yaya olarak yapıldığı, ancak askeri sınıf üyelerinin atlı ve araçlı ulaşımlarının yapıldığı şehir içi yol sistemi, şehrin yukarıda bahsedilen topoğrafik özelliklerine ve sonraları inşa edilen üçüncü surun girişlerine bağımlı olarak geliştiği gözlemlenmektedir (Harita 4).

• Doğu;da Cenabi Kapıdan başlayan bir yol, şehir içinde Avancıklar Mahallesi'nin altında, Ulucanlar (Ahi Yakub), Hacı Arab Mahallelerinden geçip, hafif bir eğimle yükselerek Atpazarı'na ve oradan da Bedesten'e ulaşmaktadır.

• Atpazarı, Uzunçarşı üzerinden Kaledibi'ne (Tahte'l Kal'a) bağlanmakta, Kaledibi ise bir taraftan bugünkü Denizciler Caddesi'nin batısında yer alan Arabapazarı Kapısına, öbür taraftan da Karaoğlan Çarşısı yoluyla da Hacı Bayram Camii ve Debbağhane'ye açılmaktadır (ERGENÇ, Ö., 1980, a.g.e., S.89).



Harita 4 . ANKARA ŞEHRİNDEKİ YOLLAR VE BAŞLICA YAPILAR (Tunçer, M. 1985)


Sulu Han, yukarıda açıklanan bu ana yol sistemi içerisinde, önemli bir aks üzerinde inşa edilmiştir ve esas merkez olan Atpazarı'na Uzunçarşı yolu ile bağlantılıdır. Sonraları önem kazanacak olan Karaoğlan Çarşısı ile ve üçüncü sur girişleri ile doğrudan bağlantılıdır. Kervan yolları üzerinde yer alan şehirler incelendiğinde, bu şehirlerde, şehirden kopuk olarak han veya kervansarayların oluştuğu
görülmektedir (TEKELİ, İ., 1982, S.22).

Bunun nedeni, şehre giren kervanın bir çeşit iç gümrük vergisi ödemek zorunda olmasıdır. Kervanlar şehrin dışında kalıp sadece şehirde satacağı mallarla şehre girmeyi yeğlemektedir. Bu ise, şehrin gelecekte sıçrayabileceği bir nüveyi oluşturmaktadır.

Sulu Han'ın böyle bir niteliği olmamasına rağmen, topografyanın çok engebeli olması ve Hanın da bu kırılma noktasında yer alması açısından, kervanların hayvan ve ağır yüklerini indirip konaklayabilecekleri, ana merkeze en yakın noktalardan biri olarak tercih edildiği söylenebilir.

III.2.3. ŞEHRİN YERLEŞME YAPISI

16. Yüzyıl Osmanlı-Türk şehirlerinde merkezin etrafında yer alan konut alanları mahalleler halinde örgütlenmiştir.

Ankara’da da mahalleler, bir dini yapının etrafında oluşmuşlar ya da meslek gruplarından bazılarının veya aynı dini inanç ve gelenek etrafında toplananların bir arada oturmaları sonucu ortaya çıkmışlardır.

Mahalleler sınıfsal olarak, toplumdaki dini ve etnik gruplara göre farklılaşma göstermektedir. Ankara'da Müslüman, Rum, Ermeni ve Yahudi Mahalleleri ayrı ayrıdır, ancak şehirdeki yabancı uyruklular genellikle az sayıda olduklarından ayrı bir mahalle oluşturmamışlardır. Mahallelerin şehir içindeki topografik konumlarından da bir saygınlık sıralaması eğilimi kendini belli etmektedir. Kale çevresindeki mahalleler, daha çok Müslüman mahalleleridir ve yabancılar merkeze yakın yerleşmişlerdir.

Ankara’da 16. Yüzyılda bulunan 85 mahalleden büyük bir kısmı, Bedesten ve Atpazarı’ nın merkezini oluşturduğu “Yukarı Yüz” ile, Tahtakale ve Karaoğlan Çarşılarının etrafında bulunuyordu (Şekil 1). (Ek - III 16. ve 17. Yüzyıllarda Ankara Mahalleleri)



Şekil 1 : 16. VE 17. YÜZYILLARDA ANKARA MAHALLELERİ (Çeşitli kaynaklardan yararlanılarak hazırlanmıştır. Tunçer, M., 1985)

Şehrin ticaret kesimi ile iç içe ya da onları dış duvara doğru yayılarak çeviren mahallelerden en kalabalık olanları, şehrin iş muhitine yakın olanlarıdır. Ayrıca bazı meslek gruplarının topluca oturdukları mahalleler de, nüfus yoğunluğu fazla olan yerlerdir. Buna örnek olarak; 16. Yüzyıl sonlarında en kalabalık mahalle olarak görülen Ahi Hacı Murad, bir yandan Atpazarı’na açılan Koyunpazarı Çarşısı’na, diğer yandan Tahta’l-Kal’a’nın işyerlerine yakındı. Aynı şekilde, Tuli Mahallesi, Karaoğlan Çarşısı’nın üstünde yer alıyordu. Şehrin doğusunda, Kale’ye doğru yükselen eğimli bölgede yer alan Avancıklar Mahallesi, Sofçuların oturduğu bir yerdi ve Kale’ den sonra en kalabalık mahalle idi.

Bu mahallelerin adlarını ve büyüklüklerini, şehrin hangi kesiminde yer aldıklarını, hem Kanuni Dönemi “Tahrir Defterleri” nden, hem de 17. yüzyıl başlarındaki "Avarız-hanesi" kayıtlarından öğrenmek mümkündür (ERGENÇ, Ö., 1980, S.106).

Ankara'da Kaleiçi, şehrin nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu yer olarak görülmektedir. Bunun nedenleri, Kale'nin şehrin en eski yerleşme kesimi, en güvenilir bölge oluşu ve Kaleiçi'nde oturanların hizmet ve yardımlarından dolayı bazı vergi yükümlülüklerinden ayrıcalı tutulmuş olmalarıdır (ERGENÇ, Ö., 1981, 1984, S.49).

III.2.4. ŞEHRİN EKONOMİK YAPISI

16. yüzyıl sonları ile 17. yüzyıl başlarında Ankara'nın toplam nüfusunun 23-25.000 civarında olduğu anlaşılmaktadır.

O dönemin teknolojik düzeyi düşünülürse, bu nüfus yoğunluğunun dikkat çekici olduğu görülür. Ankara'nın eski zamanlardan beri ticaret yolları üzerinde, ya da onlarla bağlantılı oluşu, burada yoğun "SOF" üretiminin ve Sofa dayalı bir sanayi ve ticaretin bulunuşu, nüfus yoğunluğunu arttırıcı nedenlerden biridir.

Ayrıca; 16. yüzyılın sonlarında Ankara, Anadolu Eyaleti içinde kendi adıyla anılan bir Sancağın ve Kadılık Bölgesinin merkezidir. Çevresindeki tarım ürünleri ile rahatça beslenebilme olanağı, diğer nedenlerle birleşince, bu dönemde Ankara karşımıza kalabalık, canlı bir sanat ve ticaret şehri olarak çıkmaktadır.

Büyük ölçüde tarımsal üretim yapma gereği duyulmayan Ankara'da, geleneksel üretim organizasyonu içinde hemen hemen her çeşit tarım dışı eşya, alet ve hizmet üretildiğini, pazar için üretim yapan gelişkin bir esnaf örgütlenmesinin bulunduğu görülmektedir (ERGENÇ, Ö., 1981, S.53).

Böyle bir ortam, Sulu Han ölçeğinde bir ticari ve sosyal kompleksin gelişmesine ve çevresini etkileyerek ikinci bir merkez olgusuna yol açmış olmalıdır.

Ankara'yı yüzyıllar boyu karakterize eden ve onun bu devirdeki zenginliğinin sebebi ve göstergesi olan "sof" üretimi, dönemin belgeleri, kadı sicilleri ve gezginlerin anlattıkları ile günümüze kadar ulaşmıştır. şehir merkezini belirleyen, fiziki etkileri bulunan ve oluşumunda önemli bir yer tutan bu meta hakkındaki özet bilgi aşağıda verilmektedir.

III.2.4.1. SOF ÜRETİMİ

Tiftikten dokunan, "Meviçli", "Hareli", "Muhayyer", "İnce" ve "Kalın" adlarıyla tanınan çeşitleri olan bir cins kumaşa "SOF" denilmekteydi. Cübbe ve kaftanlar bu kumaştan dikilmekte ve özellikle Ankara keçilerinden elde edilen tiftiklerden dokunan soflar, diğer yerlerde dokunanlara nazaran bütün dünyada büyük bir ün kazanmıştı ve gerek yurt içinde gerekse yurt dışında çok miktarda talep edilmekteydi.

15 Cemaziyelahir 998 (21 Nisan 1590) tarihli bir vesikada, bu tarihlerde Ankara'da 621 adet sof tezgahı bulunduğu bildirilmektedir. Adı geçen vesika, Ankara Etnografya Müzesi’nde bulunan Ankara Şer’iye Sicilleri’nden, 2 No’lu Defterde kayıtlı 1355 Numaralı Vesika’dır (ONGAN, H., 1954, S. 33).

997 (1589 M.) tarihli başka bir belgede bu tezgahların yerli marangoz ustaları tarafından imal edildiği ve bir tezgahın yüz akçeye mal olduğu öğrenilmektedir. Adı geçen vesika, Ankara Etnografya Müzesi'nde bulunan Ankara Şer'iye Sicillerinden, 2 No'lu Defterde kayıtlı 407 Numaralı vesikadır (1 Akça = 1/3 Para)(BUSBECQ, O.G., 1939, S.66 - 71).

Sofçuluğun yanı sıra bu dönemde şehirde işlenmiş mal üretimine ve ticaretine ilişkin eylem türlerinin büyük bir çeşitlilik kazandığı ve 16. yüzyıl sonunda Şer'iye Sicillerinde adı geçen esnaf kolunun 43'e ulaştığı saptanmıştır.

Ankara sofları şehrin çok önemli bir ihraç malı haline gelmiş, bu durum kenti ziyaret eden seyyahların da dikkatini çekerek, "sof" üretimi ile ilgili geniş bilgiler vermişlerdir.

Örneğin, 1539'da Ankara'yı görmüş olan Michele Membre, burayı "Zambelotti (Sof) yapılan yer" şeklinde tanımlar. 1555'de Ankara'dan geçen Busbecq, uzun tüylü tiftik keçilerini anlatır ve bunların tüylerinin iplik haline getirilişini, bu işlemin Ankara'ya özgü olduğunu belirterek işlemleri ayrıntılı olarak açıklar (BUSBECQ, O.G., 1939, S.66-71).

Hans Dernschwam, sof üretiminin her aşamasını dikkatle gözlemiş ve dokunan kumaşların güzelliğinden övgü ile söz etmiştir (DERNSCHWAM, H., 1923, S.136-187).

Dernschwam'dan 60 yıl kadar sonra, Kudüs'ten yurduna dönerken 1618'de Ankara'yı görmüş olan Polonyalı Simeon, burayı "şehir yerleşikleri bütünüyle sofçudur. İyi cins sof burada üretilir ve bütün dünyaya buradan sevk edilir. Her ülkeden gelip Ankara'da oturan tüccarlar, sof ve başka kumaşlar toplarlar" şeklinde anlatmaktadır(ANDREASYAN, H.D., 1964, S.162).

Ankara'ya kadar gelmemekle beraber, 1580-1590 yıllarında İstanbul'da bulunan Carlier de Pinon, İstanbul'a 15-16 günlük uzaklıkta bulunan Ankara'dan yapağı geldiğini yazmaktadır (EYICE, S., 1972, S.68-96).

Sof'un ham maddesi tiftiktir ve tiftik keçisi Ankara'da kaliteli ürün vermektedir. Tiftiğin beyazlığı göz kamaştırmakta, ipek kadar ince, kendiliğinden dalgalı ve çok uzun olmaktadır. Tiftikler yıkanmadan Mayıs ayına doğru kırkılır, eğrilir ve iplik haline getirilerek tezgahlarda dokunur. Tezgahtan çıkan sofların yıkanması, cenderelenmesi (Cendereye koymak : Basınç altına almak, cendereden geçirmek, ciltçilikte ve başka sanatlarda baskı ve perdah makinesi), boyanması ve perdahlanması (Perdahlanmak : Parlatmak, cila vermek) gereklidir. Bu güç ve nazik işlemlerde pek çok işgücü bir arada koordineli olarak çalışmaktadır.
Bu sanatla uğraşanlardan, sofu tezgahlarda işleyen ve dokuyan ustalar genellikle Müslim; yıkayan, cendereleyen ve boyayanlarla, perdahlayanlar ise genellikle Gayr-ı Müslim (Zımmi) dirler (ONGAN, E., 1954, S.34).

Şehirdeki sof üretimi, 16. yüzyıl sonlarında 4-5 bin tezgah kapasitesine ulaşmıştır. Yoğun üretim sonucu elde edilen sof kumaşları, ülke içinde başta İstanbul olmak üzere Halep, Bursa gibi şehirlerde, büyük bir kısmı da Venedik, Lehistan gibi Avrupa ülkelerine satılmaktaydı. Osmanlı tüccarları yılda 30 Milyon Akçalık sofu Ankara'dan alıp başka beldelere götürmekteydiler. Bütün bunlar Ankara'nın kalabalık ve canlı bir şehir görünümünde olduğunun göstergeleridir ve böyle bir şehir merkezinin de çok canlı olduğunu seyyahların anlattıklarına dayanarak söyleyebiliriz (Ek I. 16. Ve 17. Yüzyıllar Arasında Ankara’ya Gelen Seyyahlar ve Ziyaret Tarihleri).

"İki bin dükkanı vardır. Bir süslü Bedesten'i bulunmaktadır. Çarşılarının çoğu yüksek yerdedir. Uzunçarşısı, Sipahi Pazarı, Kale Altı Pazarı, gayret kalabalık
pazarlardandır ”. (ANDREASYAN, H.D., 1964, S. 162).

"Bedesten yapısı çok görkemlidir. Kıymetli mallar, taştan yapılmış ve çok kubbeli olan bu binada satılır”. (POCOCKE, R., 1743-45).

Ankara'daki sof üretimi ve ticareti ile ilgili bazı belgelerden, Ankaralı tüccarların sof yüklerini götürmek üzere yaptıkları ticaret seferleri yanı sıra, yabancı tüccarların da sof almak üzere şehre geldikleri ve hatta yerleştikleri anlaşılmaktadır. Bunlar içinde, Venediklilerle ilgili olarak 16. yüzyıl sonlarından itibaren Şer'iye Sicillerinde kayıtlara rastlanılmaktadır. İngilizler 1580'den sonra ticaret amacıyla gelmişler ve 1583'te Kraliçe I. Elizabeth on iki tüccara, Osmanlı İmparatorluğu ile "Sof" ticareti yapma izni vermiştir. Bunlar “Levant Company” isimli bir şirket kurmuşlardır (BAKIRER, Ö., MADRAN, E., 1981, S.109).

Bu şirketin üyeleri tarafından tercih edilen kumaşların renk ve kalite olarak 16. yüzyılda İngiltere'de moda olduğu kayıtlardan anlaşılmaktadır (BARNETT, R.D., 1974, S. 135-141 ve FRENCH, D., 1972, S. 241-242). (Ankara keçisi tiftiğinden dokunan kumaş türleri ile yıkama ve boyama teknikleri bu makalede anlatılmaktadır).

1590'larda, Hollandalı’ların önce İngilizlerle birlikte ticarete başladıkları, daha sonra onlara rakip oldukları, en fazla faaliyette bulunanların da Leh tüccarları olduğu saptanmıştır.

Görüldüğü gibi; "Sof" üretimi ve ticareti, 16. yüzyıl Ankara'sının ekonomik gelişiminin başlıca nedenlerinden biridir ve en önemlisidir. Şehir içi ve dışı ticarette, sof ve bazı kumaş ticareti büyük yer tutmaktadır. Bedesten ve çevresindeki ticari hanlar bu ticaretten paylarını çokça almış olmalıdırlar. Ticaretin artan bu gelişimi, Sulu Han ve çevresinin de büyüyüp gelişmesine neden olmuştur.

III. 2.5. 16. VE 17. YÜZYILLARDA ANKARA’NIN SANAT VE TİCARET YERLERİ

Ankara'da esnaf çarşıları ve büyük programlı ticari yapılar topografyaya uygun olarak iki kısımda yer seçmişlerdir (Şema 2).

• "Yukarı Yüz"ün esnafı, Bedesten çevresindeki sınırlı düzlükte yer alan “Atpazarı Çarşısı” ile, Samanpazarı' ndan Bedesten' e doğru çıkan “Koyun Pazarı” arasında kümelenirken,

• "Aşağı Yüz" ün esnaf ve sanatkarları, “Kaledibi (Tahta'l-Kal'a)” ile “Karaoğlan Çarşısı” arasında yer alan özel sokaklarında sanat ve ticaret hayatlarını sürdürmüşlerdir. Ankara esnafı, topluca Şer'iye Sicillerinde geçmekte ve bu yerlerine göre dağılımları saptanabilmektedir (Örneğin; “Aşağı Yüz’ün Kalaycıları”, “Koyunpazarı’ nın Kazancıları” gibi).



Şema 2 : 16.-18. YÜZYILLAR ARASINDA ANKARA’DA TİCARET MERKEZİ (Aktüre, S., 1994)


III. 2.5.1. ATPAZARI VE ÇEVRESİ / HANLAR BÖLGESİ TİCARET MERKEZİ

Atpazarı, kuzeyde Dış Kale Kapısı, güneyde Çukurhan, Çengelhan ve Pilavoğlu Hanı ile çevrili, Hisar'ın dış surunun önündeki düzlüktür. Atpazarı Meydanı, Koyunpazarı Caddesi ve Ahi Şerafettin Sokakları ile güneyde yer alan Koyunpazarı Meydanına bağlanmaktadır.

Bedesten, çevresindeki kapalı hanlar ve bunlara bağlanan Atpazarı ve Samanpazarı gibi açık pazar yerleri 16. Yüzyılda Osmanlı-Türk Şehirlerinde izlenen bir gelişmedir.

Bu dönemde kale dışına taşan ticaret eylemleri, genellikle bir bedesteni çevreleyen hanlar zinciri ve bunlara açılan sokaklarda sürdürülürdü. Ankara’ya benzer örnekler : Tokat, Afyon ve Bursa gibi şehirlerdir.
Şehirlerde bu kesimlerin gelişmesi tek tek yapılaşmadan çok, bir vakfın yarattığı "imaret" (İmaret : Fakirlere ve medreselerde oturanlara ekmek, çorba vb pişirip vermeye mahsus hayır kurumları) ya da "külliye" halinde, camisi, hamamları, hanları, bedesteni ve benzeri öğeleri ile birlikte bütüncül bir uygulama ile gerçekleştirilmiştir (TEKELİ, İ., 1982, S.19).

Özellikle büyük şehir bedestenleri, taş kubbeleri, demir kapıları ile yalnız ticari malları korumuyor, aynı zamanda şehir zenginlerinin paralarının korunduğu yer oluyordu. Bedestenin, iç kalenin karşıtı olan yeni bir prestij alanı olarak ortaya çıkışı, şehrin biçimlenmesinde belirli bir dönüşüm yaratmış ve merkezi bir konum kazanan bedesten, çevredeki zanaatkarların toplanması için önemli bir başlatıcı etmen olmuştur.

Böylece bedestenin çevresinde, belirli üretim, ticaret ve hizmet faaliyetlerinde ihtisaslaşan sokaklar oluşmuştur. Kale dışında bu tür gelişmelerin oluşmasında, Osmanlı İmparatorluğu içinde güvenliğin sağlanmış olmasının, kalelerin işlevsiz kalmalarının ve şehirlerin nüfus artışlarının etkisi olmuştur. Daha önemlisi bütün dünyada olduğu gibi, Osmanlı'larda da ticaretin gelişmesi ve gezici tüccarların önemini yitirip, oturan tüccarın önem kazanmasının bir sonucudur.

Ankara'da, sadece şehrin değil, şehir çevresindeki merkezlerin de ürünlerini pazarlayan ve isimlerini sattıkları mamulden alan kapalı hanlardan, halen ayakta duranların yanı sıra, 16. yüzyıla ait Şer'iye sicillerinden de halen mevcut olmayanlar hakkında bilgi edinilebilmektedir (Ek IV. Ankara Hanları Hakkında Özet Bilgi).

Atpazarı'nda çoğunluğunu "çerçi" lerin işgal ettiği dükkanların yer aldığını, burada hayvan alım-satımı da yapıldığını sicil kayıtlarından öğreniyoruz. Her türlü eşya alıp satan çerçiler, şehir halkına olduğu kadar, çevre şehir, kasaba ve köylerinden gelenlerle de ticaret yapıyorlardı. Bedesten çevresinde kümelenen 10 büyük han ise, sadece konaklama değil, aynı zamanda sanat ve ticaret işlevlerini de yüklenmişlerdir. Uzunçarşı, buna açılan esnaf çarşıları ile şehrin en büyük camileri bu bölgede yoğunlaşmıştır (Ahi Şerafettin Camii, Hacı Arab Camii gibi).



Harita 5 : 16. - 17. YÜZYILLARDA ATPAZARI - SAMANPAZARI - KOYUNPAZARI ÇEVRESİNDEKİ BEDESTEN VE HANLAR (AKTÜRE, S., 1994)

A. BEDESTEN VE HANLAR :

I. MAHMUD PAŞA BEDESTENİ (KURŞUNLU BEDESTEN)

16. Yüzyıl Ankara Ticaret Merkezi’nin ana yapısı olan Mahmud Paşa Bedesteni, Atpazarı'nda Kale'nin güney-batısında, yüksekçe bir düzlük üzerinde konumlandırılmıştır. Bedesten'in inşa tarihi olarak,Taci-zade Cafer Çelebi 1459-60 (863 H.) tarihini vermektedir. Vakfiyesine göre 1464-1471 (869-876 H.) tarihleri arasında, Fatih Sultan Mehmed'in Sadrazamı Mahmud Paşa tarafından yaptırıldığı
anlaşılmaktadır (ERGENÇ, Ö., 1973, S.5. (Ankara Şer’iye Sicili, Defter No:5, Vesika No: 758).

96 hücreli bu yapı, klasik Osmanlı Bedesten tipindedir ve arastasında 102 dükkan bulunmaktaydı. Ortada, uzunlamasına dikdörtgen planlı, duvarları taştan, üst örtüsü kurşun, içten tuğla örgülü on kubbe ile örtülü bir yapıdır. Duvarlar, iki sıra taş, bir sıra tuğla örgülüdür. Bedesten'e doğuda iki uçta birer, kuzeyde ortada bir ve batıda bir kapıyla girilir.
Kurşunlu Hanı gibi çeşitli yangınlar geçiren yapı, 1881 tarihindeki yangından sonra terk edilmiştir. 1933 yılından sonra Atatürk’ün direktifleri ile onarılmaya başlanmış, 1946'da başlanan esaslı onarımdan sonra halen, Türkiye'nin ve Ankara'nın en güzel ve zengin müzelerinden biri olan "Anadolu Medeniyetleri Müzesi" olarak kullanılmaktadır.
(Hanlar ve Bedesten’in mimari özellikleri, rölöve ve fotoğrafları için Bkz. ÖNEY, G., 1971; MAMBOURY, E., 1933; “Türkiye’de Vakıf Abideler ve Eski Eserler”, 1983;)



Fotoğraf 5 . MAHMUD PAŞA BEDESTENİ (KURŞUNLU BEDESTEN) DIŞ GÖRÜNÜŞ (Aktüre, S., 1994)



Fotoğraf 6. MAHMUD PAŞA BEDESTENİ (KURŞUNLU BEDESTEN) İÇ GÖRÜNÜŞ (Aktüre, S., 1994)



Plan 5 . MAHMUD PAŞA BEDESTENİ (KURŞUNLU BEDESTEN) PLANI
(Cezar, M., 1983)

II. KURŞUNLU HAN

Kurşunlu Han; Atpazarı'nda, Mahmud Paşa Bedesteni'ne doğu duvarından bitişik, günümüzde Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin İdari Binası ve deposu olarak kullanılmakta olan Ankara'nın en büyük programlı hanlarından biridir. Kitabesi olmayan hanın, mimari özellikleri, plan ve malzeme benzerlikleri dikkate alınarak, Bedesten gibi Mahmud Paşa tarafından yaptırıldığı birçok araştırmacı tarafından benimsenmiştir. Ancak bir başka kaynak da, Tahrir Defterlerinde Fatih Devri Vezirlerinden Rum Mehmed Paşa tarafından Üsküdar’daki imaretine vakıf olarak yaptırıldığı, 48 odadan oluştuğu bildirilmektedir.

16. yüzyıl sonlarına doğru, bu dönemin en işlek hanı olduğu ve Bedesten'e yakınlığı nedeniyle şehre gelen tüccarların konaklaması, alış-veriş yapması için en uygun yerde konumlandığı ve özellikle "sof" tüccarlarının mallarını depoladığı bir han olduğu anlaşılmaktadır. Topografyaya uyularak, doğu kısmı iki katlı, batı kısmı bir bodrum kat ilavesiyle üç katlıdır. Han'ın planı, Osmanlı Devri yapılarında tipik olan, ortada büyük bir avlu, revak sırası ve onu çeviren iki katlı odalar şeklindedir. Kurşunlu Han; bu plan şeması ile ve revak, oda, üst örtü nitelikleriyle, İstanbul ve Bursa Hanlarıyla yakın benzerlikleri bulunmaktadır.

III. ZAFRAN HAN

Atpazarı, Salman Sokak'da, Anadolu Medeniyetleri Müzesi arkasında yer alan Zafran Hanı, çok yenilenmiş 16. Yüzyıl hanlarındandır. Ortası avlulu, etrafı iki katlı olarak revak ve odalarla çevrili Han'ın, Batıdan beşik tonozlu tek girişi vardır. Üzeri sıvalı olan duvarlarından, alttakiler taş, üsttekiler üç sıra tuğla, bir sıra taştır. 42 odalı olan Han'da, odalar beşik tonozludur. Zafran Han'ın günümüzde mevcut bulunan, ancak yenilenmelerle önemini yitirmiş Ankara Hanlarındandır.

IV. YENİ HAN

Atpazarı, Hacı Arab Mahallesi, Çukur Han'ın Kuzeybatısında bulunuyordu. 1940'larda sadece bir duvarı ayakta kalmıştı. Yeni Han da 16. yüzyıla tarihlenen ancak hakkında bilgi bulunmayan Ankara Hanlarındandır.

V. ÇUKUR HAN

Atpazarı, Ser Meydanı’nda, Çengel Han’ın Kuzeybatısında bulunan Çukur Han, kerpiç duvarlı, ahşap hatıllı ve kiremit çatılı, 16. veya 17. yüzyıl hanlarındandır (ÖNEY, G., 1971, S.139). Ortası avlulu yapı, etrafı iki katlı olarak birer revak sırası ve odalarla çevrilmiştir. Hana kuzeydeki meydandan tek giriş vardır ve alt kat revakları -doğu hariç- dükkan haline getirilmiştir. 1950 yangınından sonra yenilenerek tarihi değerini kaybetmiş Ankara Hanlarındandır.

VI. ÇENGEL HAN

Atpazarı, Ser Meydanı'nda, Çukur Han'ın Güneydoğusunda bulunan Çengel Han, bir sıra taş, arada üç sıra tuğla duvarlı, kiremit çatılı bir yapıdır. Doğudaki giriş kapısı üzerindeki kitabesinden, 1521-1522 tarihinde yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Rüstem Paşa Vakfından olduğuna ilişkin sicillerde kayıtlar bulunduğu söylenmektedir (RGENÇ, Ö., 1973, S.8. Ankara Şer’iye Sicili, VII/2236 ve IX/442).

Büyük bir avlu etrafında iki katlı olarak revak ve arkada odalara sahip olan Hana, kuzeydoğudan beşik tonozlu tek bir giriş vardır. Batıda eğimden yararlanılarak yapılan bodrum ile bu kısım üç katlıdır. Girişin üzerinde mescid kısmı yer almaktadır. Ön cephede, doğu kısmında yan yana 9 dükkan sıralanır. Bugün tabakhane ve yün deposu olarak kullanılan Çengel Han, tarihi değerini kaybetmemiş 16. yüzyılın önemli yapılarındandır.

VII. PİLAVOĞLU HANI (PİLAVCIOĞLU HANI)

Atpazarı, Hanlar Sokak'ta yer alan Pilavoğlu Hanı (ya da Pilavcıoğlu Hanı) 16. - 17. yüzyıllara tarihlenmektedir. Han, “L” tipli bir plana sahiptir ve kapalı bir salon ve dehliz gibi bir girişten ibarettir. Giriş cephesinde iki yanda dükkanlar sıralanır. Yapı, tek avlulu, çift katlı odalardan ve dışa açılan dükkanlardan oluşmaktadır. Halen dükkan, depo ve otel olarak kullanılmaktadır ve çeşitli onarım ve eklentilerle özgün niteliğini yitirmiştir.

VIII. PEMBE HANI

Penbe Hanı'nın Mahmud Paşa tarafından yaptırıldığı, 28 odalı olduğu ve yanındaki aynı vakfa dahil dükkanlarla birlikte kiraya verildiği Tahrir Defterleri'nde kayıtlıdır (ERGENÇ, Ö., 1973, S.5. Ankara Şer’iye Sicilleri; II/882, III/931, IV/853, V/1257, VI/655, VII/1294, 2054 ve IX/534).

Adından ve çevresindeki dükkanlardan, Atpazarı'nda bulunduğu ve 16. yüzyılın işlek hanlarından biri olduğu, bezciler, iplikçiler ile bu tür ticaret ile uğraşanlara merkezlik ettiği anlaşılmaktadır. Ergenç, Ankara Şer’iye Sicili X / 917 ve 534 no.lu zabıtlarda, Pembe Han’ın yakınındaki dükkanlardan pamuk bezi ve keten toplarının çalındığından şikayet eden esnafın davalarının kayıtlı olduğunu belirtmektedir.

IX. ZAĞFIRANCI HAN

Bu han da Atpazarı'nda bulunuyordu, ancak günümüzde mevcut değildir. 1511 (917 H.) tarihinde Kayserili Hacı İbrahim b., Hacı Mehmed tarafından yaptırıldığı kayıtlardan anlaşılmaktadır (Vakıflar Gn.Md. Arşivi, No: 582, S. 163). Gene aynı sicil kayıtlarına göre, Han'ın Klasik Osmanlı tipinde fevkani (Üst katı bulunan) ve tahtani (altta bulunan) hücreleri olduğu ve çevresindeki Han duvarlarına bitişik 20 dükkanın bulunduğu saptanmaktadır (ERGENÇ, Ö., 1973, S.8, Ankara Şer’iye Sicili VI / 1026, 1087, 1028 ve 1046).

X. TUZ HANI

Mukataa kayıtlarına göre, Mimar Cafer adlı bir hayır sahibi tarafından yaptırılan bu Han, Keyyalin Mahallesi'nde bulunuyordu. Bu mahalle Kale'nin batısında yer almaktaydı ve bu kesim 1881 ve 1916 büyük yangınlarında tamamen yok olmuştur. Yapım tarihi kesin olarak saptanamayan Tuz Hanının, 16. yüzyıl sonlarına doğru yapılmış olabileceği tahmin edilmektedir. Ergenç’e göre; Ankara Şer’iye Sicili IV/665 ve 720’de bu Han’ın 5 Nisan 1592.de 1800 akçaya kiraya verildiği kayıtlıdır. Aynı tarihlerde, Kurşunlu Han üç yıllığına 41.500, Çengel Han ise 28.000 akçaya kiralanmıştı. Bu da Tuz Hanının diğerlerine oranla oldukça küçük bir han olduğunu göstermektedir.

XI. KAPAN (KABAN) HANI

Kapan Hanı da, Kale yakınında, Atpazarı'nın batısında yer alan Keyyalin Mahallesi'nde, Tuz Hanı'na yakın bir konumda bulunmaktaydı. Vakıf kayıtlarında, Çelebi Mehmed devri emirlerinden, Bayezid Paşa'nın oğlu İsa Bey tarafından, Fatih devrinde yaptırıldığı belirtilmektedir. İsa Bey' in vakıfları arasında, bu han ile 92 dükkandan oluşan Arasta (Haffaflar Çarşısı) da bulunmaktaydı (Ankara Şer’iye Sicili VIII / 725, ERGENÇ, Ö., 1973, S.5).

Kapan Hanı, Ankara'nın çevresi ile olan ticaretinin, özellikle yiyecek ve içecek maddeleri satışının yapıldığı kesimin önemli bir yapısıydı. Tuz Hanı gibi tamamen yok olmuştur.

XII. BAKIR HANI

Karaca Paşa Oğlu Ahmed Çelebi tarafından II. Murad veya Fatih devrinde yaptırılan Bakır Hanı da Atpazarı’nda bulunmaktaydı.

1462-1463 tarihli Tahrir Defterinde Akçaoğlu Kervansarayı da denilen bu Han daha sonraları Bakır Hanı olarak anılmaya başlanmıştı.
Bu hanın yeri tam olarak saptanamamıştır. Ancak, günümüzde de bakırcıların yoğunlukla bulunduğu Zafran Hanı’nın arkasında bulunabileceği tahmin edilmektedir.

III.2.5.2. KOYUNPAZARI

Bugünkü Samanpazarı’nı, Atpazarı’na bağlayan hala aktif olarak kullanılan dik yokuş üzerinde Koyunpazarı Çarşısı yer almaktadır. Bu çarşıda, sicil kayıtlarına göre, “emekçi”, "nalband", "bakkal" dükkanlarının bulunduğu ve buraya açılan sokaklarda da değişik esnaf gruplarının ayrı ayrı kümelendiği saptanmaktadır.

I. KIBRISLI HANI

Pilavoğlu Hanı'nın yan cephesine paralel olan ve Kuş Sokak ile Sefa Sokağın köşesinde yer alan bu Han'ın yapılışı 17. yüzyıla tarihlenmektedir. Kerpiç duvarlı, ahşap hatıllı, kiremit çatılı bu han da tamamen yenilenerek özgünlüğünü yitirmiştir.


III.2.5.3. UZUN ÇARŞI

Bedesten'den Sulu Han'a doğru, yani Kaledibi'nde (Tahta'l-Kal'a) inen büyük çarşıdır. Topoğrafik olarak oldukça eğimli bir arazi üzerinde oluşan bu çarşı, günümüzdeki Çıkrıkçılar Yokuşu doğrultusunda yer almakta ve Sulu Han (Hasan Paşa Hanı)‘dan başlayarak Bedesten’e kadar uzanmaktaydı.

Bu iki yapının yanı sıra, Uzun Çarşı'nın bir kenarında St. Klemens Kilisesi (günümüzde Çıkrıkçılar yokuşu başında bir yapı içinde korunan temelleri kalmıştır) ile, adını saptayamadığımız ancak Von Vincke'nin 1839 tarihli Ankara Haritası'nda
görülen Kilise yer almaktadır. Bu yapı, St. Clemens Kilisesi' nin doğusunda bulunan, 1916 yangınında yanmış olabileceği tahmin edilen bir başka Kilisedir (ya da Chapel ?). Von Vincke’nin 1839 tarihli Ankara Haritası’nda bu iki Kilise görülmektedir. Biri Rum, diğeri Ermeni Kilisesi olan bu yapılarda Uzun Çarşı' nın önemli elemanlarındandı. Her çeşit esnafın dükkanlar burada bulunduğu gibi, şehir esnafının özel çarşıları da Uzun Çarşı’ya açılıyordu (Şer’iye Sicillerinde, “Uzun Çarşı Kalaycıları”, “Uzun Çarşı’ya çıkan yol başında Bezzaz Dükkanı” gibi ifadeler bulunmaktadır).
Sicillerde geçen adlardan da anlaşılacağı gibi, Ankara’da da diğer Osmanlı-Türk şehirlerinde olduğu gibi, her esnaf ayrı bir çarşı ya da sokakta yer almaktaydı. Örneğin: Çanakçılar, Çerçiler, Demirciler, Eskiciler, Külahçılar, Saraçlar, Semerciler, Tenekeciler, Terziler, Yorgancılar Çarşılarının adları sık sık geçmektedir (Bu esnafın yaptıkları işler hakkında kısa bilgi ekte verilmektedir).

Bu esnaf çarşılarının yerleri tam olarak saptanamamaktadır. Ancak büyük kısmının "Yukarı Yüz" de, Atpazarı, Samanpazarı ve Koyunpazarı çevresinde yoğunlaştığı, bir kısmının da "Aşağı Yüz"de Tahtakale ve Karaoğlan Çarşıları etrafında gruplaştığını söyleyebiliriz.

Örnek olarak; biri Koyunpazarı’na diğeri de Kaledibi’nde Haseki Camii yakınında “Demirciler Çarşısı” bulunmaktaydı. Günümüze Uzun Çarşı’dan, Çıkrıkçılar ve Saraçlar adlarıyla bilinen, geleneksel diyebileceğimiz bir kısım sanat ve ticaretin hala süregeldiği sokaklar kalmıştır.

III.2.5.4. TAHTAKALE VE KARAOĞLAN ÇARŞILARI / SULU HAN VE ÇEVRESİ TİCARET MERKEZİ

Şehrin 16. ve 17. yüzyıllarda ana merkezi olan Atpazarı, Hanlar Bölgesi ve Bedesten, Uzun Çarşı yoluyla Kaledibi (Tahta'l-Kal'a=Tahtakale veya Kalealtı) ve Karaoğlan çarşılarına bağlanmaktadır.

Ankara'nın bu dönemde "Aşağı Yüz"ünde yer alan bu çarşılardan Tahtakale Çarşısı, Doğanbey Mahallesi (günümüzde de aynı adla anılan bir mahalledir) ile çevrelenmiş, han, hamam, cami, mescid vb. anıtsal yapılarla belirlenen, şehrin ikinci bir merkezi diyebileceğimiz bir çarşı niteliğindedir.

Daha sonraki yüzyıllarda, Karaoğlan Çarşısı'nın da gelişmesi ve nitelik değiştirmesi ile bu ikinci merkez olgusu daha belirginleşecektir.

Doğanbey Mahallesi 16. yüzyılda şehrin en kalabalık mahallelerinden biridir ve ticaretin gelişimi, geleneksel sanatlar ve servis sektörlerinin gelişimi için bir potansiyel taşımaktadır.

I. SULU HAN (HASAN PAŞA HANI)

Taht’el-Kal’a (Tahtakale) Çarşısı’nın en önemli yapısı olan Sulu Han, Hasan Paşa Hanı olarak da anılmaktadır. Hasan Paşa Hanı’nın, II. Bayezid Devri emirlerinden Hasan Paşa tarafından yaptırıldığı bilinmektedir (ERGENÇ, Ö., 1973, S.6).

Hasan Paşa Vakfiyesi 1508 (914 H.)'de düzenlenmiş ve 1511(917 H.) tarihinde buna bir zeyl (Zeyl : Mektup, resmi yazılar ve kanun maddelerinin altına yazılan şey, ek.) eklenmiştir.
Hanın da bu tarihler arasında yaptırılmış olması gerekmektedir. Hasan Paşa' nın, Ankara Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde, 734 numaralı defterin, 114 -122 sayfaları arasında bir Arapça vakfiyesi vardır (KONYALI, İ.H., 1945, S.328-339).
(Hasan Paşa Vakfiyesi’nin 13x24 ebadında, 80 sayfalık meşin ciltli bir kitap olduğu ve Başbakanlık Arşivi, Tapu Defteri 438, sayfa 369 ile, Kuyud-ı Kadime Arşivi 558, 48a’da bulunduğunu belirtmektedir). (ERGENÇ, Ö., 1980, S.91).

Bu vakfiyede:

"Evkaf-ı merhum Hasan Paşa ki Akşehirde olan İmaretine vakfetmiştir, der nefs-i Ankara: Hammam-ı çifte der mahalle-i Balkıs; hammam -ı diğer mahalle-i Kafirköyü; Karbansaray der kub-i Taht’el-Kal’a, asiyabe’ş-şehir bi Uzunoluk....”‚ denilmektedir.

Hasan Paşa, evkafın günler ve aylar geçtikçe gelirinin masraflarını tamamen karşılayamayacağı endişesiyle Akşehir'de yaptırdığı cami ve imareti için aşağıda belirtilen yeni mülkleri vakfetmeyi gerekli görmüştür.

I-Belkıs Mahallesinde Çifte Hamam (Hasan Paşa Hamamı),

II-Kafirköyü Mahallesinde, nöbetleşe kadın ve erkeklere tahsis edilen hamam (Tahtakale Hamamı veya Keçeciler Hamamı),

III-Tahtakale Hamamına bitişik ardiye,

IV-Gene burada 63 odalı bir han ile bu hana bitişik 10 dükkan (Hasan Paşa Hanı / Sulu Han)

V. Bu hanın yakınında boyacılar için yapılan 4 dükkan.

Hakim, bu vakfiyeyi huzurunda vekaleti; Müderris Mevlana Abdullah İbni Teceddin ve Müderris zade Menteşe'nin şehadetleriyle sabit olan Mevlana Şemseddin Ahmed İbni İbrahim'in huzurunda tescil etmiştir.”

Hasan Paşa bu yeni vakıf için de Mevlana Seyyidi Ahmed İbni Ali'yi Mütevelli tayin etmiştir (KONYALI, İ.H., 1945, S. 329).

Hasan Paşa, sarayda yetiştikten sonra Konya Beylerbeyi olmuştur. 1503-1504 (909 H.) tarihinde Anadolu, 1505-1506 (911 H.) tarihinde ise Rumeli Beylerbeyi olmuştur. 1514 (920 H.) tarihinde Çaldıran Savaşında şehit düşmüştür (ERGENÇ, Ö., 1973, S.265).

Sula Han'ın (ya da Hasan Paşa Hanı'nın) yapılış tarihi üzerinde sanat tarihçileri arasında farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Mamboury ve Öney, Han'ın 1685 tarihinde (17. yy.) Şeyhülislam Mehmed Emin Cevayirzade tarafından Zincirli Camii'ye vakıf olarak yaptırıldığını söylemektedirler (MAMBOURY, E., 1934; ÖNEY, G., 1971, S.138-139 ve Türkiye’de Vakıf Abideler ve Eski Eserler I, 1983, S.462).

Zincirli Camii, 17. yy. ortalarında veya yüzyıl sonlarına doğru yapılmıştır. Öney, Sulu Han'ın ve Hasan Paşa Hamamı'nın Zincirli Cami'ye vakıf olarak yapıldığını belirtmektedir (ÖNEY, G., 1971, S.85).

Konyalı ise, Zincirli Camiinin Hasan Paşa Hamamı yerine yapıldığını yanlış olarak söylemektedir. Ancak, Hasan Paşa Hamamı, yukarıda belirtildiği gibi, 1511 (917 H.) tarihinde Hasan Paşa tarafından Akşehir'deki imaretine vakfedilmiştir. Ayrıca, Zincirli Caminin daha eski bir mescid yerine Şeyhülislam Mehmed Emin Ankaravi tarafından yaptırıldığı kabul edilmektedir (EYICE, S., 1972, S.112). Bir başkasının yaptığı camiye, bir diğerinin büyük vakıflar bırakmasının imkansız değilse bile tuhaf olduğu düşünülmektedir.

Bugün Zincirli Cami denilen eseri, Şeyhülislam Mehmed Emin Efendi ile ilgili gören dayanak noktası, cami içindeki bir levhadaki yazıdır. Semavi Eyice, Şeyhülislam Mehmed Emin Efendi'nin hayratı olan caminin, Zincirli Cami'sinin az aşağısındaki "Kazasker Cami" olması gerektiğini söylemektedir. Burası yıktırılırken içindeki levha da komşusu Zincirli Cami'ye konulmuş olmalıdır şeklinde bir açıklama getirmektedir.

Sulu Han'ın kitabesinin bulunmayışı sorunu güçleştirmektedir. Han'ın mimari özellikleri ve Ankara şehir merkezi tarihsel gelişimi göz önünde bulundurularak, ilk tarihleme (1511) doğru olduğu söylenebilir.

Hasan Paşa Hanı, vakfiyesine ve Tahrir defterlerine göre 63 odalı bir handır ve bitişiğinde 10 dükkan bulunmaktadır. Ancak, Sulu Han'ın Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi Restorasyon Bölümü tarafından hazırlanmış olan restitüsyon projesinde ise, Hanın bu sayıdan çok daha fazla (102) adet odası bulunduğu görülmektedir (ÖNEY, G., 1971). (Plan 6)

Han, iki ana bölümden meydana gelmektedir. Birinci kısım kareye çok yakın planlıdır, ikinci kısım ise asimetrik bir plana sahiptir ve ana bölüme bitişiktir. Ana bölümdeki oda sayısı, Hasan Paşa Vakfiyesinde belirtilen 63 sayısına eşittir.

Ayrıca, Hanın zemin katının giriş cephesinde Vakfiyede adı geçen 10 dükkanın izleri saptanmıştır. Adı geçen bu dükkanların, Hanın batı kenarında bulunan üç bölümlü arasta olduğu düşünülebilir. Ana bölümde avlu ortasında bulunan köşk mescidin 16. yüzyıl yapısı olduğu belirtilmektedir (ÖNEY, G., 1971, ERGENÇ, Ö., 1973, S.7).

Bütün bu verilerden, Han'ın ön kısmının 16. Yüzyılda (1511) yapılmış olduğu, 17. yüzyılda ise (1685) esaslı onarım ve eklentilerle (arka bölüm) yenilendiği ileri sürülebilir. ONGAN, H., 1958. 14 Mayıs 1583 - 12 Şubat 1584 Tarihler arasında kaydedilmiş ”Ankara’nın I Numaralı Şer’iye Sicili”, Vesika No: 734’de Hasan Paşa Hanı’nın tamir keşfi bulunmaktadır.
Hanın ilk inşa tarihinden yaklaşık 75 yıl sonra bu tarihlerde tamir gördüğü kayıtlardan anlaşılmaktadır. Aynı Şer’iye Sicilindeki bir başka vesikada; “Mezatta iken başka isteklisi çıkmayan Hasan Paşa Hanı’nın, Üveys adında birine icara verildiği” kayıtlıdır.

Ancak, aynı tarihli bir sonraki vesikada; "adı geçen Hanın, Yusuf tarafından arttırılarak üç yıl için 55 altına (=3300 Akça) kabul edildiği” belirtilmektedir.

Aynı tarihlerde, Atpazarında bulunan Bakır Hanı'nın üç yıl için 8000 akçaya kiraya verildiği düşünülürse, Sulu Han'ın şehrin ikinci derecede önemli bir kesiminde yer aldığını söylemek mümkündür.



Plan 6 . SULU HAN RESTORASYON PROJESİ (TUNÇER, M., 1985, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi Restorasyon Bölümü arşivi ve Vakıflar Gn. Md. arşivinden alınarak yeniden çizilmiştir)

16. yüzyıl yapısı 63 odalı büyük bir Hanın, onarıldıktan yaklaşık 25 yıl sonra yıkılıp, yerine bir başka hanın yapılması pek mümkün görülmemektedir. Sulu Han onarılmış, yenilenmiş ve ticari merkezin gelişmesi nedeniyle büyütülmüş olmalıdır.

Osmanlı-Türk Mimarisi, han ve kervansarayları üzerine incelemeler yapmış
Dr. Machiel Kiel'in de görüşüne göre, Sulu Han bir klasik devir eseri değildir.
Yani 14. veya 15. yüzyıl yapısı olamaz. Bu devir hanları çok daha dayanıklı ve sağlam olmakta ve yapım teknolojisi farklılıklar göstermektedir. Kiel'e göre, Sulu Han ya da Hasan Paşa Hanı 16. yüzyıl yapısı olmalıdır. Uzmanların bu konudaki fikir ve görüşlerini, tarihsel belgelerle birleştirerek, Sulu Han'ın 1508-1511 tarihlerinde inşa edilmiş olduğunu, 1584 tarihinde ve 1685 tarihinde olmak üzere iki kez onarım ve eklentilerle değişiklik geçiren bir yapı olduğu söylenebilir.

II. İBADULLAH CAMİSİ

Sulu Han'ın batısında bulunan İbadullah Camii, cephe düzeni, tavan işçiliği, mihrap ve tavan stili bakımından 17. Yüzyıl sonu veya 18. yüzyıla tarihlenen bir camidir

III. TAHTAKALE HANI

İbadullah Camii yanında, Sulu Han karşısında bir medrese bulunmaktaydı (KONYALI, İ., H., 1944). Sulu Han'ın kuzeyinde, şimdiki Ulus şehir halinin Han'a bakan girişine rastlayan yerde, 1929 Tahtakale yangınından önce Tahtakale Hanı bulunmaktaydı.
Bunun 18. Yüzyılın başlarında yapılmış, daha küçük ölçekli bir han olduğu Şer'iye Sicillerinden saptanmıştır. Ancak, bu devirden önce burada nasıl bir yapılaşma bulunduğu bilinmemektedir. Uzun Çarşı'ya açılan bir kısım esnaf çarşısının bulunduğunu söyleyebiliriz. Ergenç, incelediği devir Sicillerinde, bu yörede demirciler, kalaycılar vb esnafın yer aldığını söylemektedir.

IV. HASEKİ CAMİSİ

Tahtakale Çarşısı'nı belirleyen bir başka cami de “Haseki Camisi” dir. Bu Cami de 1929 yangınında tahrip olmuştur (Vakıflar Arşiv Defteri, s. 163, Sıra no:109).

V. TAHTAKALE HAMAMI

Alt Merkezin göstergelerinden biri olan “Tahtakale Hamamı” da, Aşağı Yüz’ de bulunmaktadır.

Ankara Şer’iye Sicili VIII/1220 (24 Temmuz 1641) ‘de şu kayıtlıdır. “Ankara Mahallatından Tiflisi Mahallesinde vaki bir tarafı benim mülküme ve bir tarafı Tahte’l Kal’a Hammamına...”
Tahtakale (Tahta’l-Kal’a) Hamamı, kitabesine göre 1461-1462 (866) tarihinde, Fatih Devri Anadolu Beylerbeyi tarafından yaptırılmıştır. Ayrıca, hamam yanında 11 dükkan ve 2 değirmen bulunduğu anlaşılmaktadır. Tahta’l-Kal’a Hamamı, 16. Yüzyılın sonlarına doğru zaman zaman işletilmemiş, 17. Yüzyılın başlarında esaslı olarak onarılmış ve yılda 9-12 bin akçeye kiraya verilmiştir. Döneminin en işlek hamamlarından biri olan Tahtakale Hamamı da, yukarıda anılan yangında hasar gördüğünden Belediye tarafından yıktırılmıştır.

VI. KEÇECİLER HAMAMI

Ankara'nın incelenen bu döneminde, Karaoğlan Çarşısı'na açılan Keçeciler Sükunda (sokağı) bulunan ve Sulu Han'ı vakfeden Hasan Paşa'nın 1511-1512 (917 H.) tarihli vakfiyesine göre aynı vakfa ait olan bir hamam daha bulunmaktadır (KONYALI, İ. H., 1944, S.328-339., Evkaf-ı merhum Hasan Paşa ki, Akşehir’de olan imaretine vakf itmiştir, der nefs-i Ankara; Hammam çifte der Mahalle-i Belkıs, hammam-ı diğer der Mahalle-i Kafir Köyü).

Hasan Paşa’nın bu Vakfiyesi’ne göre, biri Belkıs Mahallesinde (günümüzde Hükümet Meydanı) bulunan “Çifte Hamam”, diğeri ise Kafir Köyü Mahallesinde (günümüzde Ulus Hali ve çevresi) bulunan “Keçeciler Hamamı” olmak üzere iki hamamı bulunmaktaydı. Çifte Hamam ve Keçeciler Hamamı olarak anılan bu yapılar da yok olmuştur.

VII. HALLAÇ MAHMUD MESCİDİ

Karaoğlan Çarşısı ile Tahtakale Çarşısı arasında bulunan “Hallaç Mahmud Mescidi” ise, kitabesine göre, 1545 (952 H.) tarihli bir yapıdır (ÖNEY, G., 1971, S.58).
Ali Oğlu Abdüllah Nebevi tarafından yaptırılmış olan bu Mescid; taş duvarlı, arada tuğla sıralı, kubbesi kurşun kaplı bir yapıdır. 1905 ve 1955 tarihlerinde onarılan yapı, şehrin bu kesiminin günümüze kadar ulaşabilmiş ender eserlerindendir.

VIII. DEBBAĞHANE VE ARABAPAZARI

Ankara’nın debbağları, şehrin kuzeyinde Bendderesi denilen yerde, dere kenarında yerleşmişlerdi. Sicillerde “Debbağhane Pazarı” olarak tanımlanan yerin de bu dere kenarına yakın olduğu anlaşılmaktadır. Debbağlar kullanılmaya hazır hale getirdikleri derileri bu pazarda pazarlamışlardır.

“Arabapazarı” (ya da Kağnıpazarı) ise, Öksüzce Mahallesi'nde, bugünkü Denizciler Caddesi başlangıcında, Turizm ve Ticaret Meslek Yuksek Okulunun arka kısmında yer almaktaydı (ERGENÇ, Ö., 1973). Üçüncü sura yakın olması nedeniyle, Ankara çevresinden gelen kişilerin alış-veriş yaptıkları bir yer olduğu tahmin edilmektedir.

Bütün bu anılan çarşı ve pazarlardan başka, “Hacı Murad Çarşısı”, “İskenderbey Çarşısı” gibi daha önemsiz ve yerleri tam olarak belirlenemeyen Ankara Çarşıları da bu devir çarşılarındandır.

5 yorum:

  1. Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, a. g. ev s. 226 Evliya Çelebi, Ankara keçisinin ülke dışına çıkarılması girişimlerine ve tiftik ipliğiyle ülke dışında yapılan dokumalara da değinir:
    "Frenk veled-i zinâları bu Engiirü keçilerinden Frengistan'a götürüp hayâl iplik eğirtip sûf dokumak murâd edindiler. Biemrillah keçiler bir senede bayağı tüğlü keçiler oldu ve dokudukları şeyleri sûf olmayup mevc vermeğe kadir olmadılar.
    Âhir Engürii'den eğrilmiş sûf ipliği alup Firengistân'a götürüp sûf idelim dediler, olmayup âhir ruhbânlar içün hâlâ sûf gibi hayy âl mevcsiz siy âh nıkla şâlı dokurlar.Ahâlî-i Engürü , Hacı Bayrâm-ı Velinin kerametidir ve âb u hevâmızın letâfeti hükmüdür, derler. Hakkâ ki rub'-ı meskûnda nazîri yok sûfları olur ve muhayyeri
    dahi meşhûrdur. Ve Engürü kerpiçi dahi meşhûrdur.Ve halkı ekseriyyâ tüccâr-ı berr u bîhârdır. İzmir'e ve Frengistân'a ve Arabistân'da, Mısır'da ve yedî iklimde sûf makbûl olmağıla halkı seyahat ile ticâret eder­ler."^
    Bu bölüm de bugünün Türkçesine şöyle çevrilebilir:
    "Frenk piçleri, bu Ankara keçilerinden Frenk ülkesine götürüp iplik eği­rip sof dokumak istediler. Allahın emriyle keçiler bir yılda bayağı tüylü ke­çilere dönüştü ve dokudukları da sof olmadı, kumaşa hare vermeyi başara­madılar. Sonra, Ankara'dan eğrilmiş sof ipliği alarak Frenk ülkesine götü­rüp sof dokumak istediler, yine olmadı. Şimdi papazlar için sof gibi görü­nen ama hareli olmayan siyah rukla46 şalı dokuyorlar. Ankara halkı sofları­
    nın özelliğinin Hacı Bayram Veli'nin kerameti ile Ankara'nın suyunun, ha­vasının güzelliğinden ileri geldiğini söylerler. Gerçekten de Ankara sofunun yeryüzünde eşi benzeri yoktur ve Ankara'nın muhayyeri de ünlüdür. Anka­ra'nın kerpiçi de tanınmıştır.Halkı çoğunlukla kara ve deniz tüccarıdır. İzmir, Frenk ülkesi, Arabistan ve Mısır ile yedi iklimde sof makbul tutulduğu için, halk buralara giderek ticaret yapar." Halil İbrahim Kütük

    YanıtlaSil
  2. ankararehberi.com dan bir alıntı "Yeğenbey Camii:

    Anafartalar Caddesi eski Adliye binasının arkasında bulunan cami, 1917 yangınında tamamen harap olur. Aslı Klemens Kilisesi diye bilinen Bizans devrine ait bir yapı, Turasan Bey'in yeğeni Hızır Yeğen Bey tarafından camiye çevrilir. Kilise olması sebebi ile yapı, çeşitli batılı araştırmacıların hakkında verdikleri bilgilere göre tanımlanmıştır. Üç bölümlü bir girişi müteakip dört kollu "kapalı haç planında", ortası kubbeli kagir bir yapı olup, binayı dışardan kuşatan duvarlar, bu karkas kuruluşu dıştan kapatır. Bu bina XIX. yüzyıldan önce harap olduğundan terk edilerek yanına yeni bir cami yapılmış, bu cami de 1917 yılında yanmıştır. Bazı eski resimlerden camiden ayrı minaresinin çinilerle süslü olduğu, kitabesi ile birlikte çinilerin Etnografya Müzesine götürüldüğü bilinmektedir. Adliye binasının temeli açılırken ele geçen Yeğen Bey Caminin Arapça kitabesi, halen Etnografya Müzesinde bulunmaktadır. Kitabenin Türkçesi:
    "Bu mübarek camiyi Mehmed Han oğlu Sultanların sultanı Sultan Murad'ın (gölgesi bütün alemlere memdud ve saltanatı daim olsun) devleti zamanında emirler ve büyüklerin övünme sebebi, Yegan diye meşhur Hacı Ahmed bin Hızır (günlerini hayrat, hasenat ve ihsanlar ile geçirsin) Allah'ın rızasını dilemek için 842 (1438-9) yılında yaptırmıştır." Gönül Genç

    YanıtlaSil
  3. "Taşhan'dan Karaoğlan'a doğru giden yolda karşılıklı -hepsi de birer kat, basık tavanlı, ahşap, külüstür, nerede ise yıkılıverecekmiş hissini veren- bakkal, attar, aşçı, kunduracı, terzi, berber, eskici dükkanları vardı. Bu yolun solunda da, Ankara'nın en işlek, daima girip çıkılanı bol, her vakit kalabalık iki dükkanı göze çarpardı. Bunlardan sağdaki her derde deva bulan "İstanbul Eczahanesi"; sabahtan akşama kadar bilhassa mide ve bağırsaklarından, sıtma ve uykusuzluktan mustarip olanlar ve başka hiç bir dükkanda bulamadıkları limon kolonyası, tuvalet sabunu gibi ihtiyaçlarını gidermeye gelenlerle; soldaki Kuyulu Kahve ise gece geç vakitlere kadar nargile, domino, tavla ve daha ziyade çan çan meraklısı mebuslar, hatta vekillerle dolar taşardı. Bu Kahvenin epeyce ötesindeki, Vilayet Konağı da Ankara'nın bir nevi Babıalisi olmuştur. ----" (Feridun Kandemir'den aktardım. Suat Akgül)...

    YanıtlaSil
  4. Ankaralı ünlü şair, edebiyatçı, gazeteci Mehmed Kemal anlatıyor: "Vaktiyle Ankara'nın çok tanınan bir kahvesi [Kuyulu Kahve] idi. Ben son zamanlarına yetiştim. Önce Kuyulu Kahvenin yerini belirleyim. Belediyeyi biraz geçtikten sonra Ulus'a giderken Hacı Bayram'a sapan bir cadde vardır ya... Orayı bildiniz mi? Bir köşesinde Gima, bir köşesinde bir işhanı vardır. İşte o işhanının bulunduğu sol köşe Kuyulu Kahve idi." Gönül Genç

    YanıtlaSil
  5. "Meclis'in karşısındaki set üstünde Millet Bahçesi denen, fakat bahçeden başka herşeye benzeyen tek tük bodur ağaçlı, birkaç tahta banklı, bir salaş büfeli, kupkuru bir saha vardı. Mebuslar boş zamanlarını burada geçirirler ve ara sıra, sırtındaki devetüyü maşlahıyla ağır ağır yanlarına yaklaşıp banklardan birine oturan Mustafa Kemal Paşa'nın etrafında toplanarak uzun uzun sohbetlere dalarlardı" (Feridun Kandemir'den aktardım. Suat Akgül)...

    YanıtlaSil