4 Ocak 2010 Pazartesi

ÇAĞDAŞ ANKARA İÇİN “YEŞİL POLİTİKA / YEŞİL SENARYO”




I. “ÇEVRE” SİNİ ARAYAN BAŞKENT : ANKARA

Ankara; vadilerini, bağlarını, derelerini ve çaylarını ve tarihsel çevresinin büyük bir kısmını Cumhuriyet Başkenti olduğundan bu yana geçen 80 yıl içinde kaybetmiştir. Günümüzde de Atatürk’ün mirası olan Atatürk Orman Çiftliği, şehrin en önemli ekolojik koruma alanlarından olan İmrahor Vadisi, Eymir ve Mogan gölleri su havzası, Çubuk Çayı havzası, Ankara Çayı ve batıda İstanbul yolu üzerinde Kazan’a kadar olan verimli tarım toprakları, kayak merkezi Elmadağ çevresi tehdit altındadır. Eski Ankara üzerinde de Merkezi İş Alanları’nın artan baskısı bulunmaktadır . Bu yazıda; özellikle bazı doğal ve tarihsel çevre sorunları üzerinde durulacak, buna yönelik görüş ve öneriler geliştirilmeye çalışılacaktır. Özellikle “Yeşil Politika” önerileri geliştirilmeye çalışılacaktır.

I.1. KEÇİÖREN, ETLİK ve DİKMEN BAĞLARI :

Keçiören, Etlik ve Dikmen bağları, vadi ve tepeleri ile önce gecekondu işgaline uğramış, vadi tabanlarına kadar yağmalanmasına göz yumulmuş, daha sonra da 1983 sonrasında çıkarılan “Islah” imar planları ile çok katlı yapılaşmaya açılmıştır. Böylece yerleşilmesi sakıncalı olan vadi içlerine kadar inen çok katlı yapılaşma, müteahhit yap sat düzeni ile zaten azalmış olan yeşil dokunun tamamını silip süpürerek yoğunlaşmış, bir beton yığınına döndürmeye başlamıştır.
Angora’lılar 19. yy sonlarında ve 20. yy başlarında, yazın tozlu ve sıcak ortamından kaçmak amacıyla Bağlara çıkardı. Tıpkı güneyin yaylaları gibi, Angora’nın da Etlik, Keçiören, Dikmen, Gaziosmanpaşa, Esat vd. Bağları vardı. Burada hali vakti yerinde olanlar tarafından yapılmış güzelim bağ evleri vardı. Vardı demek çok doğru çünkü bunlardan son döneme kadar onarılarak kurtarılmış birkaçı hariç hemen hepsi yok edildi ve yerini imar parselasyon düzeninde çok katlı yapılaşmalara bıraktı. Keçiören’de Ankara Araştırma Merkezine dönüştürülen (VEKAM Vehbi Koç’un doğduğu) bağ evi, GOP’da Papazın Bağı denilen yerdeki bağ evi, Karlı Sokaktaki bağ evi kendilerini zamanın ve imar planlarının tahribatından zor kurtarmışlardır.

I.2. DERE VE ÇAYLAR :

Ankara Çayı, Bend Deresi, Çubuk Çayı gibi akarsuların büyük bir kısmı daha ilk yıllarda kanalizasyona dönüştüğünden üstleri kapatılmış ve birer kanalizasyon kolektörüne dönüştürülmüştü. Hepimizin bildiği Jansen’in Antik Roma Bendi’ni bir yüzme havuzuna dönüştürmeyi amaçlayan tasarısı, Jansen’in işine 1939 yılında son verilmesi ile rafa kaldırılmıştı. Zaten Altındağ sırtlarında başlayan ve önceleri önemsenmeyen “barakalaşma” Bendderesini önce kirli akan bir dereye, daha sonra da kanalizasyona dönüştürünce, Kalenin üzerinde yükseldiği görkemli vadi tabanının üstü kapatılıverdi ve “Bendderesi” cadde haline dönüştürüldü.



Fotoğraf 1 . Yokedilen Bendderesi ve Roma Bendi

Altındağ tepesindeki “Hıdır” Türbesi de zaten yok edilmişti, Hıdrellezin kutlandığı, pikniklerin yapıldığı güzelim dere ve boyunca gelişen ağaç dokusu, tüm güzelliği ile yok oldu gitti. Ama, tüm çevre sorunları zaten Osmanlı Döneminin son yüzyılı olan 19.yy sonlarında debbağların (tabak) ve tabakhanenin burada yer seçimi ile başlamıştı..

I.3. GECEKONDULARI ISLAH (!) ETMEK :

Bağlar, zaten bağa göçme adetinin unutulduğu hızlı çağdaş (!) yaşam içerisinde, kentin gelişme alanı yokmuşçasına önce gecekondularla sarıldı, daha sonra da 1980 sonrasının icadı İlçe Belediyeleri tarafından “Islah” edildi! Sadece Keçiören’deki ıslahın boyutlarını görmek hepinizi hayrete düşürecektir. Hemen her yer 5-8 katlı olarak, hiçbir açık ve yeşil alan, kamusal kullanım alanı (yeşil, spor, çocuk bahçesi vb) bırakılmadan aşırı yoğunlaşmış ve böylece “Islah” edilmiştir.

Doğal olarak eskiden çiçek seralarının, sebze bahçelerinin bulunduğu “Çubuk Çayı Vadisi” de “Islah” edilerek, bu kesim dev bir hipermarket, Belediye binaları ve 21. Yüzyıl başlarında Türk mimarisinin ulaştığı düzeyi gösteren ve İspanya ile boy ölçüşen, “Gaudivari” arabesk mimarisi ile inşa edilmiş apartmanlarla çevrelendi..

Dikmen ve Etlik Bağları, vadileri ve dereleri de Keçiören benzeri vahşice “Islah” edilmiştir. Çukurambarlar’ da daha ODTÜ’de okurken hazırladığımız ikinci sınıf projemizde yer yer beş kata çıktığımızda, acaba bu yeşil dokuyu ve doğal yapıyı tahrip mi ediyoruz endişesine kapılmış ve de sınıfın neredeyse yarısı çok katlı yapılaşma nedeni ile kalmıştı şehircilik projesinden.. Demek ki o dönemde henüz gecekonduların 10 kata çıkartılarak her bir katta 4-6-8 daire yapabilecek müteahhit gücü ve düşünsel gelişim süreci (!) henüz yok imiş.. Şimdilerde bu kesimdeki müthiş (!) ıslah çabalarını hayretle izliyor ve buradaki (Balgat’ta da benzeri var) bu buluşçu (!) ve gecekondu alanlarının yeşil dokusunu tamamen yok eden planları kimin yaptığına şaşırıyorum..



Fotoğraf 2 . Islah Edilerek Yoğunlaşan Ankara

I.4. İLK KOOPERATİF ALANLARINDA “KENTSEL YENİLENME” (!) :

Bu buluşların temelleri daha 1960’ların başındaki “Kat Mülkiyeti” Kanunu ile atılmış idi.. Bahçelievler, Güvenevler, Yenimahalle, Or-An sitesi, Varlık Mahallesi, Subayevleri vb ilk kooperatif alanları ile, Kızılay’ın hemen tümü 15-20 yıl içinde yer yer de iki kez yıkılarak yenilendi.
Buna “Urban Planning” literatüründe “Kentsel Yenilenme” denmekle birlikte, bu yenilenmenin yurt dışında genellikle, sosyal sorunların yaşandığı çok katlı yapılaşmalardan az katlılara doğru olduğunu bilmemize rağmen Ankara’da herhalde yer eksikliğinden ve ovaları, dağları koruma endişesinden olacak bulunduğumuz yerde, üst üste ve sürekli bir yenilenme halinde yaşamamız doğal bir süreçmiş gibi geliyordu o yıllarda..
Çünkü kentin her yerinde yıllarca süren ve hemen hiç bitmeyen ve ömrümüzün son baharına doğru gitmekte olduğumuz şu günlerde kaç kez kazılıp, kaç kez kapatıldığının hesabını yapamadığımız kadar çok elektrik, su, doğal gaz, kanalizasyon kazıları ve asfalt çalışmaları ile karşılaşmışızdır. Tabi, bu çalışmalar çocukluğunun ilk yıllarını köylerde, doğuda geçiren benim için köye dönüş, çamurlu yollar, çukurlar, kazılar, apartmana tahta sırat köprüsünden geçerek girme gibi eğlenceli ve anılarımı canlandıran olgulardı.
Bunun en büyük çevre sorunlarından biri olduğunu, sürekli yenilenen kaldırımlar ve altyapının aslında artan enflasyonun, ülke borçlarının nedenlerinden biri olduğunun da farkına varmaya başladık ama iş işten geçmişti...
Kendimi bildiğimden beri Bahçelievlerde yaşıyor ve sürekli inşaatlar, yıkılıp yapılan binalar ve sürekli yenilenen altyapı sistemleri içinde yaşamaya çalışıyor, artan nüfus yoğunluğu ve trafik/otopark sorunu ile boğuşuyordum..
Bunun kentin birçok yerinde yaşandığını, bahçelerin ve yeşil alanların yok edilerek taban alanı eskisine göre en az 3-4 misli büyük ve çok katlı yapılaşmalarla kentin ne derece yoğunlaştığını, hava kirliliği, gürültü ve görüntü kirliliğinin ne derece arttığını hesaplamak bilimsel olarak belki mümkündür. Ama, bunun yarattığı sosyal ve ekonomik sorunları, çevresel sorunları, psikolojik/ruhsal sorunları hesaplamak pek de mümkün değildir! Bütün bunlar, arsa sahipleri ile müteahhit olarak adlandırılan kişileri zengin etmek amacıyla yapıldı. Onlar daireleri paylaştılar, altyapı bedelini vermek ve süreci yaşamak bize kaldı!
Ve her depremde başımıza çöken kalitesiz, niteliksiz çevrelere ulaşmak için bir milli servet heba edildi. Çağdaş, planlı bir Başkent, Jansen’in bir “Bahçe Kent” oluşturmak amacıyla yola çıktığı dönemin sonu; işte hava kirliliği, ulaşım sorunları, altyapı sorunları ve donatısız, yeşilsiz konut çevreleri oldu ki, halen elimizde kalan son açık/yeşil alanları birer “vaha” gibi korumak gerekliliğini, bu noktada söyleyebiliriz.


II. YOK EDİLEN BAHÇELER DEĞİL YAŞAM BİÇİMİMİZDİR !
BAHÇESİZ EVLER : “BAHÇELİ” VE “EMEK”

Ankara’nın ilk planını yapan şehir mimarı Prof. Jansen, her ne kadar 1930’larda Ankara’yı bir “Bahçe Şehir” olarak planlamışsa da, Atatürksüz geçen yıllarda, bizler onun bu ideallerini yok eden uygulamalar yaptık.. Başşehrimizi genelde bahçesiz bir apartmanlar şehri olarak birkaç kez yıkıp yeniden inşa ettik, etmeye devam ediyoruz..
Yık yap sat düzeni olan apartmanlaşmanın en kötü örnekleri, yaklaşık 40 yıldır oturduğum Bahçelievler ve yakın komşusu Emek’te de sergilendi gözlerimizin önünde..
Gözlerimizin önünde, dallarına tırmandığımız ve bu uğurda zaman zaman dayak bile yemeyi göze aldığımız güzelim dut, kiraz, vişne, elma ağaçları, manolyalar, kestaneler, akasyalar kökünden söküldü, komşu kızının oturduğu iki katlı ahşap panjurlu evler tepeden aşağı balyozlarla yerle bir oldu..



PLAN 1 : JANSEN’İN BAHÇELİEVLER PLANI


Arkadaşlarımla bisiklete bindiğim, haftanın bir günü Pazar kurulan ama diğer günler bizim, kentlinin MEYDANI olan “Pazar yerine” “semt hali” adıyla koca bir bina dikilişini de gördük.. Pazar yeri yok edilmekle kalmadı, dükkanlar yapılarak satıldı /kiralandı ve üst kata çıkıp Pazar alışverişi yapmak gibi trajikomik Pazarlara zorunlu bırakıldık ..
Her sokak, parsel parsel yıkıldı, yıkıldı güzelim iki katlı evler.. Ve 40 yıl boyunca bitmeyen çukurlar, bitmeyen kazılar, altyapı bağlantıları, kaldırım yenilemeleri, yetmeyen altyapı, patlayan borular, artan trafik ve gürültü, hava kirliliği, otopark sorunu ile yaşamak zorunda bırakıldı “Bahçeli evler” ve Emek sakinlerinin büyük bir kısmı...
Müteahhitler 4-5 daire, eski Bahçelievler’in mirasçıları da bir o kadar daire sahibi olabilmek ve rant elde edebilmek amacıyla yok edildi tüm bahçeler, ağaçlar, evler, yaşamlar...

Ve, o zamanlar tek bir ailenin yaşadığı yerde şimdilerde 15-20 aile üst üste balık istifi gibi yaşıyor ve komşular, komşularının ölümünden bile habersiz, kuşlar ise uğramıyor Bahçesiz evlere artık..

Tüm bunlara değer miydi?

Ve, çocukluğumuzun misket oynadığımız küçük parkı nerede şimdi? Deneme ile Cumhuriyet Lisesi arasındaki süregelen ve zaman zaman Kolejin baskın çıktığı basket, futbol ya da bilgi turnuvalarının yerini, acaba internet kafelerdeki, simit/sucuk evlerindeki, ya da “chadır” (çadır - mı?) barlarındaki yeni bir yaşam şekli mi aldı? Tabii ki öyle ama sormadan edemiyorum gene de..
Bilmiyorum, böyle yoğunlaşan mahallelerin, kentlerin yoğunlaşmasına neden olanlar acaba yaptıkları karşısında dehşete düşmüşler midir ??
Ya da ranttan paylarını da almışlar mıdır ? Bildiğim şu ki, şimdilerde gecekondu alanlarında da “ıslah” adıyla, çok daha vahşi bir rant hırsı uğruna tüm bahçeli gecekonduların 5-8-10 hatta 15 katlı olarak ıslah edildiği..
Yakında, kentlerin çevresini saran, ama imarlı konut alanlarından çok daha düşük yoğunluklu ve yeşil alanlara sahip gecekonduların o sevimli siluetlerini de arayacağız gibi..




Fotoğraf 3 . Düşük Yoğunluklu ve Yeşil Gecekondu Alanları


III. DİKMEN VADİSİ AÇILDI, İMRAHOR VADİSİ İMARA AÇILDI!

Belediyelerimiz, kentimiz için canla başla çalışırken, arada bir de tuhaf işler yapıyorlar.. “İmrahor Köyü ve Çevresi Nazım İmar Planı” ile, Ankara’nın korunması gereken son Vadisi de imara açılıvermiş... Üst ölçekli planlarda “Ağaçlandırılacak Alan” olarak ayrılan Vadi ve yakın çevresi de, Dikmen Vadisi gibi yağmalanacak ve neredeyse “Lunapark”a” çevrilecek!
Bazı dernek ve kuruluşlar da “ Son Vadi ” yi “Doğal Sit Alanı” ilan ettirmek için Kültür Bakanlığı’na başvurmuşlar..
Geçen sene de çok katılımlı toplantılar yapılmış, geziler düzenlenmiş, sergiler açılmıştı Vadinin korunması amacıyla..
Konumu ve niteliği açısından Ankara’nın hava koridorlarından biri, Mogan ve Eymir Göllerinin doğal ekolojik uzantısı olan Vadi, belki de en önemli “Su Havzalarından” da biridir. Vadiye kadar olan kesim– neden devamı değil? - Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak ilan edilmiş ve koruma altına alınmıştır!!
Yerleşime açılması ile “Son Vadi” de betonlaşacak, belki de üzerine kültürü nasıl içerdiğini pek de anlayamadığım “Kültür Köprüleri” kurulacak..




Fotoğraf 4 . Dikmen Vadisi Kültür Köprüsü

Ayrıca herhalde gecekonduları ve köyleri ortadan kaldıracak, ya da çağdaş (!) hale getirecek, ama öte yandan kamu eliyle şirketlere binlerce daire kazandıracak “Islah ve Dönüşüm” (!) projeleri de hazırlanmalıdır ki, Vadimiz tepelerden iyice algılanabilsin!..
Dikmen Vadisi’nin açılışını izleyenler, herhalde gece ya da havai fişek gösterisinden olacak, kafalarını yukarıya kaldırdıklarında, Vadideki gecekonduları bedel ödemeden tasfiye eden o güzelim mekanizmanın, aşırı hırslarla ne derece yoğunlaştığını ve betonlaştığını görememişlerdir sanırım...
Dikmen Vadisi bunun dışında çok güzel düzenlendi, bir çok doğal ve yapay peyzaj ögesi ile zenginleşti, ama bir kentte doğal kalmış, korunmuş vadiler ve akarsular, göller ve su havzaları bulunmalı.. Ve “Doğa Parkı” olarak minimum müdahaleyle ekolojik dengesi korunmalıdır?
Mogan Gölünü kurtaramadık, can çekişiyor, eh Eymir’i de bir miktar koruyup üzerinden, su havzalarından otoyol geçirdikten sonra, Vadi için yapacak tek şey kalıyor, “Son Vadimizi canımız gibi korumak”..
Yoksa, gene doğal çevremiz yok oluyor, vadiler betonlaştı, hava kirliliği de nereden çıktı diye yakınır dururuz.. Çöplerimizi döker çöplüğe çeviririz, Vadinin güzelim kırmızı topraklarını kiremit ve tuğlaya çevirir, göllerin doğal su akışlarını engelleyecek her şeyi yaparız, sonra da bu göller niye kuruyor, bu Vadi neden yok oldu diye yakınırız...
Koruma, planlama, peyzaj, su havzası, ekoloji konularında Ankara’da eğitim veren o kadar üniversite varken, bunları bir araya getirip de neden doğru dürüst bir “Koruma Amaçlı Plan” yapılmıyor, neden acaba? Yani, müteahhit kılıklı adamlar işbirliği içinde, vadileri, tepeleri, bağları, dereleri, gölleri, tarihi ve doğal çevreleri yağmalayacaklar, bizler de yakınıp duracağız!
Böyle şey olmaz.!!. Neden koruma ile ilgili kurum ve kuruluşlar seslerini iyice yükseltmiyorlar ve neden “Kavaklıderem Derneği” kadar etkin olamıyorlar?
İşte bunları sormak, cevaplarını aramak kentini seven, “çevresini arayan” her Ankaralı için bir görev olmalı diye düşünüyorum..

IV. ESKİ ANKARA :

Eski Ankara ve Ulus tarihsel kent merkezi de kendisini bu doymak bilmez “rant” kavgasından kurtaramamış, Jansen’in “Protokol Alanı” ilan ettiği kesimler hariç, özellikle ana caddeler üzeri çok katlı (6-8-10) yapılaşmalar ile yok edilmiştir. Allahtan Yenişehir’in gelişimi ile MİA baskıları bir miktar da olsa bu kesimden uzak kalmıştır. Ancak, bu defa da yıkıp yapamayanlar, terk edip çöküntü bölgesi haline getirmişlerdir Eski Ankara mahallelerini.

Böylece güzelim geleneksel konut dokusu depolama, ikincil işlevler ve de çöplük haline dönüşen ve kentin en sefil bölgeleri haline gelmiştir. Köyden kente göç eden en düşük gelirlilerin önce yerleştikleri, ama bir gecekondu yapar yapmaz bu kesimden kaçtıkları kent parçaları, “ghetto” lar haline dönüşmüşlerdir.

1980’lerin başına kadar kendi haline bırakılan ama Jansen’in “Kentin Tacı” olarak adlandırdığı Kale ve çevresi, bu dönemdeki sit kararları ve uzun yıllar sürecek “Koruma Amaçlı” çalışmalarla, bu defa da plansız uygulamaların odağı olmuştur. Turizmin ve entelektüel kesimin ilgisi ile bir miktar kendine çeki düzen vermeye çalışan tarihsel doku, tuhaf onarımlar, Ankara sivil mimarisinden esinlenen ama onu kopya eden eklektik yapılarla bozulmuştur.




Fotoğraf 5 . Ankara Kaleiçi Konut Dokusu

Hacıbayram Çevresi meydan düzenlemesi yapılarak, alan yayalaştırılmış ve dolmuşlar kaldırılmış ama bu yapılırken meydanın ölçeği kaçmış olduğundan Cami ve Ogüst Mabedi meydanın içinde ölçeksiz kalmıştır.
Camiye ulaşan yolun sol tarafındaki (tescilli) yapılar yıkılarak, eski güzelim cepheler ve cami/mabed ile sonuçlanan sokak vistası yok edilmiştir. Amaç yaya bölgesi ve kent meydanı oluşturmaktı, ama günümüzde bu kesimin yeniden araçlarla dolduğu görülmektedir.



Fotoğraf 6 . Hacıbayram 1956 Yılında (Sol taraf tamamen yok edilmiştir)


Ulus yarışma projesinden bu yana 15 yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen 100 hektarlık Ulus içerisinde düzenleme yapılan, onarım yapılan yerlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir..
Çıkrıkçılar yokuşu, Hükümet Meydanı, Suluhan çevresi, İtfaiye meydanı henüz yayalaştırılamadı, aksine yoğunlaşma, araç trafiği baskısı altında. Esen Park’a yapılan devasa Altındağ Belediye binası da bu kesimde gene Jansen’de seyir ve bakı noktası olan kesimi yok etmekle kalmadı, yaya ve taşıt trafiği ile bu kesimi kilitlemek becerisini gösterdi. Yangınlarla da yer yer yok edilen Eski Ankara kesiminde, Kaleiçi’ne yönelik bir Koruma Planı da henüz oluşturulamamış durumda..
Eski Ankara’nın durumu da bu açıdan bakıldığında Yeni Ankara’dan pek farklı değil, ancak spekülatörlerin önünü kapatan Sit Kararları var. Bu kararlar olmasa, Eski Ankara’nın da birkaç hafta içinde yok edilebileceğini, Kaleiçine de hadi abartmayalım 4-5 katlı yapılar dikilebileceğini söylemek mümkün..

V. SONUÇLAR ve ÖNERİLER:

Ankara’da doğal, kültürel/tarihsel çevre giderek kaybolmakta, yok edilmektedir. Islah planları kentin geleceğini ipotek altına almaktadır. Buna dur demenin zamanı gelmiş ve geçmektedir. Kentlilerin de, sivil toplum örgütlerinin de, yerel ve merkezi yönetimlerin de bu gidişten sorumluluğu bulunmaktadır. Fakat en büyük sorumluluk kentin sahibi olan “Belediyeler” indir.

İtalya ve Fransa’da “Yeşil Politika” izleyen yerel politikacılar, 1980’lerin ortalarında ve giderek sonlarında yerel yönetimlerde büyük başarı sağladılar. Birçok kentte Belediye Başkanlıklarını ve Meclis Üyeliklerini kazandılar .
Daha sonra, “Yeşil Parti”liler milletvekillikleri kazanarak Meclis’ e girdiler.

Bu “Yeşil Politika”; insana, yaşam’a ve çevreye önem veren, çevreyi insandan önce sayan “Biyo-Centric” (yaşam merkezli) politikalardı.

Her zamanki “İnsan merkezli (Antropocentric-Homocentric)” politikalar bilindiği gibi, çevre sorunlarına, türlerin yok edilmesine neden olmuş ve olmaktadır.

Ankara’nın Başkent oluşunun 90. yılına yönelik (2010) bir “YEŞİL SENARYO”; “YEŞİL/EKOLOJİK POLİTİKA” ve “ÇEVRE DUYARLI BİR PLANLAMA ÇERÇEVESİ” önermek istiyorum.

1. Tarihsel / kültürel değerlerin envanteri tam olarak çıkarılmalı ve “Koruma Ana Planı” yapılmalıdır. Bu Plan var olan koruma planlarını yeniden gözden geçirilerek yapılabilir. Bu planlara kesinlikle uyulmalıdır.

2. Doğal değerler, su havzaları, akarsular, vadiler, değerli topraklar, flora ve faunayı içeren bir envanter yapılmalıdır. Bu değerlerin tek tek her birini, ve bütünleşik olarak tümünü koruyup geliştirmeyi içeren bir “Doğal Çevre Koruma Ana Planı” hazırlanmalıdır. Kentsel ekolojik çevreyi dikkate alan ve yaya yolları, bölgeleri, yeşil akslar, kamalar, spor alanları ve bisiklet, yürüyüş yollarını içeren bir sistemler bütünü oluşturulmalı, yeşil alan oranlarının arttırılması için tescil dışı ve tescilli tüm hazine toprakları, belediye mülkleri koruma altına alınmalıdır.

3. Doğal ve tarihsel/kültürel değerlerin korunduğu bir Metropoliten Alan Master Planı (tercihan 1/25000 değilse 1/50 000) hazırlanmalıdır. Buna bağlı doğal, tarihsel/kültürel değerlerin özel projelerle ele alınmasına, onarım ve sağlıklaştırılmasına yönelik alt ölçeklerde (1/5000, 1/1000, 1/500...1/1) planlama ve projelendirme çalışmaları yapılmalıdır.

4. Kentte yık-yap-sat süreci ve ıslah planlama süreci denetim altına alınmalı, yapıların ekonomik ve teknik ömürleri dolmadan yıkımı önlenmelidir. Altyapının, yolların, kaldırımların her seçim dönemi yeniden ele alınmasının önüne geçilmelidir. Sürdürülebilir kentsel gelişme ancak böyle sağlanabilir.

5. Kentlinin, kentte yaşayanların, “Ankara”lının doğal ve tarihsel çevre korunmasına yönelik olarak bilinçlendirilmesi ve bilgilendirilmesi, sivil toplum örgütlerinin geliştirilerek koruma/geliştirme konularında çalışmalar yapmalarının sağlanması da geleceğe yönelik önemli bir konudur. Her kentliye bu konuda önemli görevler düştüğü de unutulmamalıdır.


V.1. ÇEVRE DUYARLI PLANLI ANKARA :

Ankara’da yapılacak tüm planlamalar, oluşturulacak “Yeşil Politika” doğrultusunda ele alınmalıdır.

 Metropoliten Ankara Nazım Planı (1/25 000) onayı bulunmamakla birlikte bu güne kadar yapılan çalışmalar “Çevre Duyarlı” olarak yeniden ele alınmalıdır.
 İlçe belediyeleri için hazırlanmış tüm Nazım Planlar (1/5000) bütünleştirilerek, planlı ve plansız alanlar belirlenmelidir.
 Tüm Nazım Planlar; doğal, kültürel ve tarihsel çevre değerleri (Ulus, Kale, kentsel ve arkeolojik sit alanları, tescilli yapı ve alanlar, Saraçoğlu Mah., Bakanlıklar, Elçilikler, Vadiler, Gölbaşı, Eymir, İmrahor, Dikmen vd.) dikkate alınarak yeniden irdelenmelidir. “Kentsel dönüşüm” ve “Sürdürülebilir Koruma” ilkeleri birlikte düşünülmelidir. Kentsel dönüşüm yapılırken “Ekolojik Planlama“ yaklaşımları ile “Kentsel Ekoloji” dikkate alınmalıdır.
 Rüzgar koridorları, yer altı ve yerüstü su kaynakları ve su havzaları (Ankara Çayı Vadisi, Çubuk Çayı vadisi, Dikmen vadisi, Gölbaşı, Eymir, İmrahor, Dikmen vb), hava, su ve toprak kirlilikleri dikkate alınmalıdır.
 Sürdürülebilir Planlama İlkeleri doğrultusunda tüm ilçe belediyeleri sınırları içi yeniden, gerekirse tümüyle planlanmalıdır.
 Tüm Uygulama İmar Planları (1/1000), yukarıdaki yöntemle hazırlanan Nazım planlar (bunlara ECO-PLAN da denilebilir) doğrultusunda yeniden gözden geçirilmeli, makro-planlara uyum sağlamayanlar yeniden hazırlanmalıdır.
 Hazırlanacak Nazım Planlar, “Yapısal (Structural)” nitelikte “Stratejik” planlar olmalı, uygulamaya yönelik “Özel Proje Alanları”, “Kamu Proje Alanları” ile “Etaplama” ve “Uygulama Modelleri” ni içermelidir.

EKO-PLANLARIN BÜTÜNLEYİCİSİ OLARAK HAZIRLANACAK “ANA-PLANLAR” ;

 “ÇEVRESEL ANA PLAN“ : Flora ve fauna (canlı sistem) ile, su, toprak ve havadan oluşan (doğal sistem) çevrenin insan yapısı ögeler (kent dokusu) ile ilişkilerinin sağlıklı kurulmasını sağlayacak bir plandır (1/25 000 ve/veya 1/10 000 ölçeklerde olabilir).

 “ULAŞIM ANA PLANI” : Yaya, bisiklet, atlı spor, koşu/yürüyüş vb. doğal aktivitelere ağırlık verecek şekilde tüm ulaşım sisteminin yeniden ele alınacağı bir plandır. Toplu taşın sistemleri (raylı-tramvay-metro-troleybüs, otobüs/dolmuş hariç) ile, özellikle kent merkezlerinin (Kızılay + Alt Merkezler / Etlik - Keçiören- Tunalı- Bahçeli – Esat vd.) ağırlıklı olarak yaya bölgesi olarak planlanmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır.

 “YEŞİL SİSTEMİ ANA PLANI” : Çevresel ana planla bağlantılı olarak kentsel ölçekten başlayarak (Vadiler, Kent Parkları vd.) semt ve mahalle ölçeklerine kadar giden (yeşil kama, yaya aksları, semt/mahalle park, spor alanları ve yaya yolları) yeşil sistemi oluşturmaya çalışan, kentin doğal verilerini değerlendirerek (Kavaklıdere, Dikmen, Etlik, Keçiören vd Bağları vd.) restore etmeyi amaçlayan bir plandır (1/5000 – gerekirse 1/1000).

 “KÜLTÜREL DEĞERLER ANA PLANI” : Eski Ankara ve Cumhuriyet ile özdeşleşmiş, Atatürk Devrimlerinin mekansal karşılıklarının yer aldığı simgelerin geliştirilip değerlendirileceği bir plandır. Tarihsel / kültürel alanlar ile tescilli/tescilsiz korunması gerekli kültür varlıklarını dikkate alarak hazırlanacak bir plandır. Bu planda; öncelikler, korumaya yönelik ilke ve kararlar, etaplama, yapı/yapı gruplarının birbirleri ile olan ilişkileri yer alacak, Yeşil Sistemi Ana Planı” ve “Ulaşım Ana Planı” ile entegre edilecektir.


 “YERLEŞMELER ANA PLANI” : İmarlı, imarsız, planlı ve plan dışı tüm yerleşimleri ele alarak sağlıklı, yaşanabilir ve sürdürülebilir bir “Yaşam Çevresi / Habitat” oluşturmayı hedefleyen bir plandır. (1/5000-1/1000-1/500.....1/1 Ölçeklerde ele alınmalıdır). Isıtma, soğutma, iletişim, su, atıksu/içmesuyu, kanalizasyon, elektrik vb. teknik altyapı sistemlerinin geliştirilmesi ile yapının iç konfor (tuvalet, mutfak, banyo, sağlıklı m2’ler) durumunu geliştirmeyi hedefleyen planlama çalışmalarıdır. Güneş enerjisi kullanımı ile, aydınlatma, ısıtma, enerji sakınımı (tasarrufu), yalıtım, depreme dayanıklılık gibi pek çok konunun bir arada ve kapsamlı olarak ele alınmasını gerektirir.

 “ALTYAPI ANA PLANI” : Teknik donatı alanları dahil, altyapının çevresel ilkeler doğrultusunda yeniden ele alınmasını gerektiren bir plandır.

Önerim, 2020 yılına kadar yukarıda ana hatları çizilen “Yeşil Politika” ve “Çevre Politikası” nı öne çıkaracak bir strateji ve yönetim modeli getirmesi, çağdaş ve sürdürülebilir bir Ankara oluşturulmasıdır.

Kaynak :
1. Ankara Magazine Dergisi, “Kent ve Çevre Köşesi”, Haziran 2003 , SAYI 6, “Dikmen Vadisi Açıldı, İmrahor Vadisi İmara Açıldı”, s.27.
2. George Perrot; “Yeşil Politika”.



• Bu yazı TMMOB Mimarlar Odası, Ankara Şubesi Bülteni, “Ekoloji Ve Mimarlık Özel Sayısı”, Haziran 2003, “Çevre’sini Arayan Ankara” başlığı ile yayımlanmıştır.

GHAZI FOREST FARM (Atatürk Orman Ciftligi)



How we have forgotten AOC ice-cream, which is our taste/flavor of childhood, AOC beer as remembrance during adolescence ages as members of Ankara population. Ghazi (Mustafa Kemal Ataturk / Founder of the Republic of Turkey) Forest Farm (AOC) is our sea, Bhosphorus (At Istanbul) or/and Cordon Line (At Izmir).

My ideas depend upon more past periods, the oldest memories about AOC reminded me such events that; fear imposed us about how the elephants located at Zoological Garden throw the children, speeches, lions’ voices and smells, birds’ scream while they walk around at their cage freely, and the silence of thousands of fish in the Aquarium…

When we look at the middle and high school memories of each Ankara citizen such phenomenon cover our minds that; after excited preparation with the speech of “Let’s go to the picnic to the Farm”, crowdedness of weekend at farm, its noisy environment, smoke rise from braziers, noisy picnics within train whistles, ice-creams, beers, and the cheapest but the delicious and tasty wines.

Nevertheless, at the beginning of last century, the wealthy people migrated to the orchards at summer times as a result of dust storm at “Steppe Angora”. At orchards areas (Oren in Turkish) at the valleys of Keçiören, Etlik, Kavaklıdere. And new orchards houses had built for “Eşraf” at the late 19th century and this trend give a birth to a new culture.

The most essential recreation area was Bendderesi (a small river), which had begun to pollute even at that times of Angora. At the final part of this Century, with the connection of railway network to Ankara, the last trees remaining at Hippodrome were cut down and utilized as fuel for heating, and as a result of this fact, City’s steppe areas had become larger.

Anyhow, 1881 fire and later 1916 fire were deteriorated the districts and most part of the historical city texture and at the same time some of the “Bedesten” and “Han” annihilated by these fires (harik).

It is hard to convert an Anatolian small town, which is dusty, hot and be ruined with fires into a well-planned capital city in 10-15 years.

This aim began by the help of city planning, constructing buildings, constructing public buildings as a good example of national architecture by famous foreign architects, existing knowledge, skills and workmanship, materials.

Nevertheless, improvement of aridity of soil as a result of unconciosness, enabling soil productive, watering it and turning it to green are the most difficult task in my opinion.

Although hopeless speeches such as “Do not try here, even grass cannot grow here”, “Here is arid, planted area would dry” etc. were being said, Mustafa Kemal had constructed “Forest Farm” and began to struggle with nature as he had fight with his enemies. This fight is difficult, as its known resembles. He planted trees, had digging soil, used tractor in this fight.



The production of struggles, AOÇ, was annihilated by appropriation of 1/3 of its area and looting. Here is the most looting came from public agencies that constructed coach station / terminal at one side and located cemetery on another side.

Local and central managers could not carry out to make pedestrialization, and they could not thought about green area need of a city. Still AOÇ does not have a plan although it contains a large potential. A huge green axis can be created from railway station to Genclik Parkı (Youth Park) . Align with Ankara River to Sincan, Eryaman...Natural parks, sports areas, safari parks... can be established by using this potential.

My wishes are that AOÇ’s conservation and convert to a “Nature Park”.. Also, utilization of its even small parts for different purposes is out my wishes..

3 Ocak 2010 Pazar

ÇAYYOLU’NDA DAHA ÇAĞDAŞ YAŞAM (MI?)




Eskişehir yolu; 1970’lerin başında, ODTÜ’ye gelindiğinde kentin dışına çıktığımızı düşündüğümüz, daha sonra da askeri alanlara ulaşıldığında da, Temelli ve Polatlıya doğru yaklaştığımız izlenimini veren, iki yanı göz alabildiğince tarlalarla kaplı bir ikincil, hatta üçüncül aks idi.. İstanbul, Samsun ve Konya güzergahları, hem yoğunluk hem de kentsel gelişmeler açısından Eskişehir aksını sollamış idi.

Hatta çocukluğumun en güzel anıları arasında, ailece Çayyolu’nun Eskişehir aksı üzerindeki bir sıra yetişkin ağaçların altına gidilip, yemeler içmeler ve top oyunları ile dolu neşeli piknikler yapılması var..

Biz ODTÜ’de okur iken (1975 sonrası), Ümitköy’de ilk yerleşimler filizlenmeye başladı ve bizce notu DD - FF olan ilk yerleşimler inşa edildi..

Bu arada; Yenikent Bahçelievler Yapı Kooperatifi kurulmuş, yaklaşık 5500 üyesi ile, bizim piknik alanlarımızın da ilerisinde, nadiren gittiğimiz Karayolları 30 km.sindeki dinlenme alanlarına gelmeden, geniş bir alanda planlanmıştı. Ancak bu kesimin uzun ve hazin hikayesini, gerçekleşememe nedenlerini bir başka yazıya bırakarak Çayyoluna devam edelim.

MESA Koru Sitesi; sanırım 1977-78 lerde Eskişehir yolu 20 km.sinde gelişme ivmesini başlatan öncü ve çağdaş bir uygulamadır. Tünel kalıp teknolojisinin ülkemize ilk getirilişi ve örnek bir uygulama olması bakımından Şehircilik, mimarlık ve inşaat mühendisliği literatüründe yerini almıştır.

Şehircilik ikinci sınıfta “Ankara” çalışırken, bana düşen görev Ankara’daki Toplu Konut uygulamalarını incelemek idi. Ve de o zamanlar toplu konut adı ile bulabildiğim, 1930’ların başından itibaren uygulanmış, Bahçelievler, Yenimahalle, Varlık Mahallesi, Güvenevler, Saraçoğlu gibi küçük ölçekli kamu destekli kooperatif yerleşmelerinin yanı sıra, daha iddialı ve çağdaş olma güvencesini veren; TUSSO, ORAN Sitesi, MESA Batı Sitesi ve Koru Sitesi de inceleme alanıma girmiş idi.

1990 Nazım Planı’nın tüm öngörüleri ve yönlendirmesi ile, İstanbul ana aksında Batıkent, Eryaman, Sincan toplu konut alanlarının gelişmesine rağmen, 1985’lerde ilk büyükşehir belediye başkanı Mehmet Altınsoy döneminde alınan bir karar ve yapılan bir makro plan ile Çayyolu, Koru Sitesi ve çevresi, gene kooperatifler eliyle yaklaşık 150 000 kişilik bir yerleşim olarak imara açıldı. Kent-koop’a seçenek olarak Mesken Sanayi Kooperatifler birliği kuruldu. Bunu Çayyolu II takip etti..

Özel sektörün, kamu kurumlarının 20-25 km’ye kadar kendi devasa merkezlerini, genel müdürlüklerini inşa etmeleri sonunda oluşan, özel-kamu personeli akımı, ODTÜ, Hacettepe, Bilkent ve Başkent Üniversiteleri’nin binlerce öğrencisi ile birleşince, Eskişehir yolu tıkanmaya başladı zaman zaman yoğun saatlerde..

Raylı toplu taşın sistemi yapılmadan geçtiğimiz yıllarda yolun genişletilmesi, genişletilme biter bitmez – seçime girmeden!- metro kararı verilerek yapılan çalışmaların heba edilmesi de buradaki gelişmenin hızını gösterebilir.
Bu kesimdeki köy yerleşik alanları çevresindeki tarlalar aşırı değer artışı elde ettiklerinden, köylüler buğday ekmeyi bıraktılar, zaten nadasa bırakılan tarlalarda da bir iki yıl içerisinde -çok verimli olduğundan herhalde- villalar yükselmeye başladı.

Hatta güzelim Çayyolu’nun zemini çürük, alüvyonlu, depreme en dayanıksız kesimlerinde, yeşil alan bırakılması gerekli iken, çok katlı bloklar yükselmeye başladı. Hala kurtarılabilecek yeşil kısımları ve yazın dahi az da olsa akar bir suyu var, Belediyenin dikkatine..

Konutkent I ve Konutkent II Siteleri, Emlak Bankası aracığı ile nitelikli, standartları yüksek, çevre düzenlemeleri yapılmış çevreler oluşturdular. Çevrelerini hemen kooperatifler sardı..Son yıllarda ise Angora Evleri, Ema Konakları benzeri, güvenlikli, çevreleri koruma ve denetim altındaki Amerikanvari “Walled Communities” ‘ler oluşturmaya başladılar.



Sitemiz havadar, küçük de olsa yeşil alanları, sosyal tesis ve spor alanı için ayrılmış alanları var, bakımlı yolları, altyapısı tamam.. Ancak, bir ay öncesine kadar şehir suyu şebekesine bağlanamamıştı, kuyu suyu kullanıyor idik.
Geçtiğimiz günlerde de Yenimahalle Belediyesinden iskan iznimiz alındı. Doğal gazımız da yıl başında bağlanmıştı. Böylece, tüm altyapı tamam, ancak, siteden çıkışta hem Yonca Evler tarafında, ki buradaki prestijli konut sahiplerinin ricaları ile bu kesimde asfaltın daha çabuk yapılacağını sanıyoruz!

Ama Alacaatlı tarafında, yaklaşık 1 km.lik şose yolumuzu, bu yazıyı okuyan –varsa-Yenimahalle Belediyesi yetkililerinin ilgilerini esirgemeyerek asfaltlayacaklarını düşünüyorum. Umarım bunu kış gelmeden yaparlar..

Bunu reklam olsun diye söylemiyorum ama herhalde tüm altyapı eksikliklerine, yolların bozukluğu, suların akmaması, kablo tv’nin henüz bazı yerlere ulaşmaması vb sorunlara rağmen, Çayyolu ve Eskişehir aksı 2000’li yılların başında, Ankara’da genellikle daha yüksek çevre kalitesi ve düşük yoğunluğu ile çağdaş bir yaşam, huzurlu bir gelecek vadediyor.. Tabii, Çevre Yolu’na kadar dayanan ve onu aşarak Temelli Çevresinde 5000 konutluk villa yerleşimleri planlanıyor ve Belediyenin buralara alt ve üst yapı götürmesindeki zorluklar bir miktar göz ardı ediliyor gibi..

Bir de eski köy yerleşimlerini (Alacatlı, Çayyolu, Ballıkpınar, Hacılar, Beynam vd) gelen yeni nüfusa göre yeniden planlamak gerekli.. Özellikle, Çayyolu Köyü içinde, ana yoldan karşıdan karşıya yaya geçmeyi bir deneyin, belirli saatlerde, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Bu köyler yaya bölgeleri, insan ölçeğinde servis ve hizmet mekanları olarak yeniden ele alınmalı..

Çayyolu’na Metro’nun bir an önce bağlanması da kent-banliyö arası özel taşıt kullanımını azaltacağından çok önemli. Üniversiteler için de sabah ve akşam önem taşıyor. Bir de ağaçlandırma çalışmalarını yoğunlaştırmak, park sayısını arttırmak, Çayyolu merkezinin eksik donatılarını bir an önce tamamlamak gibi kısa uzun vadeli planlamalar ile ele alınması gerekli konular var ki bir başka yazımda bunları da açmak isterim.

Kalın sağlıcakla..



. Ankara Magazine Dergisi, “Kent ve Çevre Köşesi”, Ekim 2004, SAYI 35, s.76-77'de yayınlanmıştır.

“Ankara’nın Taşı’na Bak”



TAŞHAN, İŞ BANKASI ve ULUS MEYDANI



“Ankara Taşı” hakkında yazmak pek de kolay olmasa gerek.. Bu taş nedir, nerede bulunur, hangi ocaktan çıkar, nasıl işlenir, bilmiyorum doğrusu..
Köşe taşı, mezar taşı, sabır taşı, kaldırım taşı, her biri farklı şeyler, ama şiirlere konu olmuş, şarkılara yazılan “Ankara taşının” herhalde bir başka öyküsü olsa gerek.....

Kaldırım taşlarının, köşe taşlarının eskiden Ankara taşı olduğunu, büyük zorluklarla, dozer marifetiyle yerlerinden söküldükten sonra yerine, güzel görünümlü, ama iki-üç senede peynir gibi ufalanan köşe taşlarının konulduğunu birçok yerde gözledik.. Acaba sökülen o güzelim taşlara ne oldu? Bir bilen var mı?

Herhalde taş ocaklarında kırpılıp kırpılıp karo, kesme taş halinde geri gelmiş, yaya bölgelerine döşenmiştir diye düşünüyorum..

Ankara’nın Cumhuriyet öncesinde birçok ana yolunda döşeli olan, Cumhuriyetin ilk yıllarında da, beton icad olunup mertlik bozulana kadar kullanılan, özellikle kaldırım kenarlarında, ya da bazı önemli yollarda döşenmesine devam edilen “Ankara Taşı”’na artık pek raslanamıyor..

Böylece, “Ankara’nın Taşı’na Bak, Gözlerimin Yaşına Bak” ünlü dizesindeki Ankara taşı da giderek, acaba nerede bu Ankara taşı denecek kadar ender hale geliyor..

Bendderesi’nin 1930’lu yıllarda çekilen fotoğrafında görülen ve Roma Döneminden kaldığı bilinen Su Bendi ile, Taş Köprü de büyük olasılıkla Ankara Taşından yapılmıştı.
Çünkü, Ankara Kalesinin surları, burçları da bu çevreden çıkarılan Ankara Taşındandı..

Hatta, Kalenin üzerinde heybetle yükseldiği yalçın, sarp, fethi olanaksız dağ kütlesi de Ankara Taşı idi. Yani bilimsel adı ile en sağlam kayaçlardan biri “bazalt”. Kökeninde jeolojik dönemlerde oluşmuş bir volkan kütlesi var...

“...Bazen geniş sağrısını rüzgara vermiş bir harp gemisi gibi, zaman ve hadiselerin denizinde çevik ve kudretli yüzer, bazen bir iç kale, bütün ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınak olur, bazen bir kartal yuvası gibi erişilmesi imkansız yükselir..”

Ahmet Hamdi Tanpınar, unutulmaz eseri “Beş Şehir” inde Ankara Kalesi’ni böyle tanımlıyor..Okumadıysanız tavsiye ederim, bulun ve okuyun, okutun... 1946’da ilk baskısı yapılmış bu eserde İstanbul, Bursa’da Zaman, Konya, Erzurum ve Ankara’nın tarihini, unutulmaya yüz tutan özelliklerini, duygusal, şairane ve etkili bir tarzda okur ve hayale dalarsınız..


ROMA DÖNEMİ AUGUSTOS (OGÜST) TAPINAĞI

Dönelim, Ankara taşına ve kullanımına; yüzyıllar öncesinden günümüze kadar ulaşabilmiş yapıların temelinde, duvarlarında Ankara Taşı yatıyordu. Augustos Tapınağı, Eski Hamam (Eynebey hamamı), Mahmud Paşa Bedesteni, Kurşunlu Han, Sulu Han da bu yapılardandı..



ANKARA KALESİ İÇ KALE’DE SURLARDA DEVŞİRME MALZEME

Hatta onaltıncı yıl sonunda yıkılarak taşları gene inşaatlarda kullanılan ünlü “Üçüncü Sur” duvarının yapı malzemesinin bir kısmı da gene herhalde Ankara taşıydı. Gravürlerde bu sur duvarının ve Ankara’nın pitoresk görüntüsü, o dönemi canlandırmaya yeter sanırım.

Birinci Meclis olarak da kullanılan İttihat Terakki cemiyeti binası ve Taş Han’da bu yapıların en ünlülerindendi.

Aşağıdaki fotoğrafta İlk Meclis ve önündeki Ankara Taşı kaplama yol görülmekte..1980’lerde Ankara Palas karşısından itibaren bu yola gene taş kaplandı, ama daha sonra gene söküldü..Zaten nedendir bilinmez, herhalde bazı yollar beş kez, on kez sökülüp, yeniden döşenmiştir, bu nedenle de eğri büğrü olup tefsiye tutturulamaz!

Taş Han; o dönemin kaloriferli, telefonlu, sıcak sulu ünlü bir konaklama birimi idi. Ancak, bu yapı da yıkılarak yerine Sümerbank binası yapıldı..Halbuki bu yapı hem mimarisi, hem ölçeği, hem de yapı malzemesi bakımından Ulus Meydanı’nı tanımlayan anıtsal bir yapı idi..

Sözlerimizi gene Tanpınar’dan bir iki veciz cümle ile tamamlayalım;

“..Türk kültürünün kendinden evvel gelmiş medeniyetlerden kalan şeylerle bu kadar canlı surette rastgele karıştığı, haşır neşir olduğu pek az yer vardır.. Kalede ve onun eteğine serpilmiş mahallelerde Türk Velileri, Roma ve Bizans taşları ile sarmaş dolaş yatarlar..... “...Bu terkiplerden en manalısı İmparator Augustus’un şerefine toprağa dikilmiş mermer bir kaside olan Roma Mabedi’nin kalıntılarıyla yanı başındaki Hacı Bayram-ı Veli camiinin beraber teşkil ettikleri zıtlar mecmuasıdır. Bitmiş veya tam diyebileceğimiz hiçbir eser bu toprağın macerasını bu kadar güzel hulasa edemez..”

Sağlıcakla kalınız..



Ankara Magazine Dergisi, “Kent ve Çevre Köşesi”, Eylül 2004, SAYI 34, s.86-87'de yayınlanmıştır.

TUNALIHİLMİ (YAYA BÖLGESİ) 2020 ‘DE



Karum önündeki üst örtülü, neoklasik zarif duraktan tramvaya binerek, yavaşça yaya bölgesi Tunalıhilmi’den aşağı doğru süzüldük.

“Kuğulupark”, eskisi gibi koruma altında, çevresini saran yapı, büfe, seyyar satıcılardan arındırılmış, su ve yeşil yüzeyi arttırılarak, Kavaklıdere’ye adını veren kavaklar çoğaltılmış ve gençleştirilmiş.. Bir zamanlar çevresini saran yollar kaldırılarak, tekrar Kavaklıdere Vadisi ile bütünleştirilmiş.. Böylece, dere akar hale getirilmiş, bir “Doğa Parkı” halinde Seymenler’e, Çankaya’ya bağlanmış..

Yaya bölgesi içinde de, sürekli olarak su ve yeşil öge, cadde boyunca devam ediyor, insanlar ile kuşlar, çiçek ve ağaçlar içiçe, gölgeli ve serin, sakin.., eskiden olduğu gibi sadece yaya ağırlıklı bir bölge değil, kentin bir kültür ve sanat odağı..

Genç, yaşlı, çocuk, herkese yönelik dinlenme, eğlence ve alışveriş olanakları, kitapçılar, plakçılar, baharatçılar, çiçekçiler, giyimkuşam vd.. Cıvıl cıvıl yaşıyor, kültür ve sanat galerileri iyice arttı, ressamlar sokaklarda..
Belli saatlerde servis olanağı var, ama artık Tunalıhilmi yayaların…
Kızılay’ın yayalara kapatılması sonrasında verilen tepki ile, belediyemiz politikalarını değiştirmişti uzun yıllar önce!..

Araçlardan arındırılmış alt merkezler (Bahçeli, Batıkent, Çayyolu, Esat, Keçiören..) ve merkez içinde yaya bölgeleri oluşturulmasına hız verildi.. Toplu taşımacılığa yönelindi ve servis dışında, taşıtlara kapatıldı merkezi iş alanları..

Kuğulu’yu geçip, güneydoğuya doğru yöneldi tramvayımız, yokuşu nasıl tırmanacak diye düşünürken, bir çırpıda Esat, derken Kocatepe durağı, hooop yokuş aşağı, yaya bölgesi içinden geçerek Sakarya durağına geliverdik!

Mithatpaşa ve Meşrutiyet’in de yayalaşması son bir kaç yıl içinde burada Sakarya ve Konur’un canlılığını oluşturmuştu.. Kolejdeki otopark gibi birkaç otopark daha yapınca, merkez çevresine, hala araba kullanmakta direnenlere hizmet verildi, ama artık çoğunlukla bisiklete binip, merkez içinde yürüyüp koşanlar ağırlıklı..

Önceleri, zaman zaman çapışıyorlardı, ama artık ayrı parkurlar yapıldı yaya, biziklet, koşu için, hatta eski yollardan arta kalanları ağaçlandırıp, atlı spor parkuru bile yapacakmış belediye!


İstiklal Caddesi'nde Tramvay
Kaynak :http://www.resimmotoru.com/data/media/607/91_numarali_tarihi_tramvay.jpg


Tabii bunun için de, Keçiören’den Çankaya’ya çıkan metronun tamamlanması, eski havuzların yerine tramvay hattı döşenmesi gerekli diyor uzmanlar..

Herhalde, Cumhuriyet’in 100. Yılına yetişir bizden sonrakiler rahat eder…
Toplu ulaşım sistemleri arttıkça, eski kavşaklar da altlı üstlü yaya bölgesi oldu ve içi dükkanlarla dolmaya başladı.. Bu da ayrı bir sorun ama yıkmaktan iyidir diye düşünülüyor..

Doğal olarak bay başkan epey yaşlandı ve artık bu beşinci ve son dönemim diyor, ama sanırım 100. Yıla kadar gözü var!!

“Jansen İlkeleri” deyip duruyor artık.. Epeyce eleştiri alıyor ama, eh olsun, bakın Tunalıhilmi, Bahçeli 7. Cadde yaya bölgesi oldu bile..
Az iş mi bu !


Ankara Magazine Dergisi, “Kent ve Çevre Köşesi”, Şubat 2004, SAYI 28, s.69'da yayınlanmıştır.

ÇEVREMİZDE KÖY KALDI MI? BALLIKPINAR, TAŞPINAR, HACILAR, AHLATLIBEL, KARAOĞLAN, SELAMETLİ, YURTBEYİ... (Ama ille de İNCEK !).


Gölbaşı (Mogan Gölü) Havadan Görünümü

Ankara’nın güneyi, Gölbaşı ve Eymir Gölleri, İç Anadolu bozkırının, neredeyse insan eliyle çölleştirilmesine direnen son vahalarındandır. Geçen yazımda İmrahor Vadisi’nin “SON VADİ” olduğunu vurgulamıştım, bu kesime de “SON VAHA” olarak bakabiliriz.. Doğal kalmış olan niteliğinden ve su havzası olmasından bahsediyorum.. Yoksa yapay su yüzeyleri de, özellikle içme suyu amaçlı barajlar ve göletler de çevreliyor Ankara’mızı..

Ama doğal bir göller bölgesi, İmrahor ile bütünleşen bu su havzası kendi başına özel türleri, flora ve faunayı, endemik (sadece o yöreye özgü) türleri barındırır. Bu havzaları doğal haliyle korumak bu nedenle önemlidir, “lunaparka” ya da “havuza” çevirmemek gerekir. Çevrelerini betonla kaplamak, su akışlarını engellemek doğru değildir, sonra “Titreyen Göl”e döner, kokuşur, giderek yok olur..
Gölbaşı çevresi de doğal su peyzajı ile önemlidir ve Göl elden çıkmak üzeredir. Çevresindeki yoğun yapılaşmalar, otoyollar ve insan kökenli kirlilik nedeniyle.. İyi ki zamanında ODTÜ’müze Eymir Gölü ve çevresi de dahil edilmiş ve böylece koruma altına alınmış!



Eymir Gölü Havadan Görünümü

Gölbaşında önceleri, Göle 50-100 metre mesafede villalar başladı, daha sonra bu villaların çevresi 10-15-20 km yarıçaplı bir “arsa / imar savaşları” alanı oluverdi son 15-20 yıl içerisinde..
Sevgili Haluk Alatan abimiz ve ekibi, 1970-80’lerde İstanbul yoluna, “Batı Koridoru” olarak adlandırılan kesime doğru, kentin makro planlarını yaparak yönlendirirlerken herhalde bir bildikleri vardı!

Ama 1980 sonrasında Nazım Plan kararları unutulup, ya da değiştirilip düşük yoğunluklu olarak korunması gerekli Çayyolu ve Gölbaşı çevresi de imara açılıverdi..
Böylece yirmi – yirmibeş yıldır bu günleri beklemiş olanlara gün doğdu! Yani kente bu kadar yakın alanlarda tarım mı yapacaktık hala, tarlalara ve bağlık bahçelik alanlara ne gerek vardı! Zaten villasının bahçesine herkes ağaç da dikerdi, sebze de ekerdi değil mi efendim!

Gölün güneyine de bir hava alanı yaptık mı tamam, göçmen kuşlarla güzel güzel birlikte uçardı askeri uçaklar. Birbirlerine dikkat ederler, edemeyenler de buradan çekip giderler, önemi yok.. zaten Anadolu’da benim bildiğim 27 göl ve sulak alanı kurutmadık mı son 70 yıl içinde.. Ova yapıp tarla olarak kullanmak varken ne gerek var kuşlara, balıklara ve su ve yeşil peyzajına!

Böylece, Güneyde Gölbaşı çevresinde Haymana yolunun iki tarafı Hacılar Köyü’ne, Hacıhasan Köyü’ne kadar, Ballıkpınar Köyü çevresi dahil arsa pazarlamacıları tarafından ele geçirildi.

Burada yer alan Taşpınar, Ahlatlıbel, Karaoğlan (Etiyokuşu), Selametli, Yurtbeyi, Gökçehöyük, Bezirhane köyleri; bunlar binlerce yıllık tarihleri ve kültür varlıkları ile (höyük, tümülüs, nekropol, kale ve antik kalıntı, yerleşimler) keşfedilmeyi bekliyor. Tunç, Hitit, Roma ve Bizans dönemi araştırılmayı, bulunmayı ve korunmayı bekliyor.. Ama Kooperatifler tarafından önce bulunursa ne olur hepimiz iyi biliyoruz!


Karaoğlan Eti Yokuşu Buluntuları

Hatta son zamanlarda Tulumtaş çevresinde bulunan sarkıt ve dikitleri ile çok geniş bir alana (5 km) yayılan mağara sistemleri, bu kesimlerin bir zamanlar ne derece sulak olduğunu, belki de yer yer su altında bulunduğunun bir göstergesi. Burası da son anda bir kooperatifin kazmalarından kurtarılıp doğal sit ilan edilmiş!


Tulumtaş'da Bulunan Mağara


Spekülatörler ve tarla sahipleri hemen parçacı planlarla verimli tarlaları parsellediler ve böylece 250-300 m2 gibi küçük parsellerde 200-250 m2 gibi büyük apartman dubleks, tripleks ve fortiplex (iki, üç ve dört katlı demektir!) yapılar, mantar gibi bitmeye başladığında kamunun korumakla yükümlü kuruluşları feryat etmeye başladılar.

Özel Çevre Koruma Bölgesi ilanı Göllerin henüz yapılaşamamış, kısmen yapılaşmış havza sınırlarını içermekle birlikte Göl çevresinde olup bitenlere seyirci kaldı. Neden mi? Çünkü yasa subasmanları tamamlayanlara “devam” diyordu!

Eh, o dönemde subasman yapamayanlar, önce kızdılar, küstüler ama belki de daha şanslıydılar. Çünkü durdurulan ve çöpe atılan planlar ve imar haklarında neredeyse üçte bir oranına iniverdi yoğunluklar. Böylece büyük parsellerde, daha anlamlı ve küçük yapı yaparak daha bir “ökolojik” (!) çevrede yaşayacaklardı..

Zaten İncek, Taşpınar gibi yerlerde bu oranlar çok daha “ökolojik” idi. Buralarda, dere boylarındaki verimli tarım toprakları hemen parsellenerek “Törkiş Flamingo Yolu” olarak villalaştı. Belirli bir plan disiplininden yoksun, mimari elemanları zengin ama, estetik nitelikleri tartışılır, 20. yüzyılın “Bağ Evleri” buralarda yapılaştı.

Çoğunlukla hafta sonlarında uğranılan, belki de aile toplantıları ve partilerine mekan olan, hava atılan, hava alınan, belki de havadan kazanılan, yüzme havuzlu ve garajlı İncek Villaları, adı geçen tüm Gölbaşı çevresi köylerindekilerden daha çok rağbet görüyordu sanırım. Çünkü çevresinde “Üniversite” bile kurulmuş, “Özel okul ve Kolejler” yer seçmişti.. Ballıkpınar’a ise Arsa Ofisi Genel Müdürlüğü hazine arazilerini sertifika karşılığı vermek amacıyla bir plan hazırladı, burası da kısmen de olsa planlı gelişti.

Kooperatifler ve arsa stokçuları halen çevrede “başka köy kaldı mı”? diye arıyorlar, kalan köyler biraz uzak olsa da, tarla olmaktan çıkıp elden ele, giderek artan fiyatlarla dolaşıyor.

Bizler de acaba bir yetkili çıkıp da, “su havzalarını, verimli tarım topraklarını, akarsu boylarını korumak gerekir”, “buralarda planlı denetimli, “ökolojik” bir koruma ve sürdürülebilir bir gelişme için şöyle planlar yaptık, yapıyoruz, yapacağız” der mi diye bekliyoruz.

Ama emlakçılar, kooperatifler herhalde planları çok daha hızlı ve herkese (ve herkeseye !) uygun yapıyorlar, ama bu arada kaybeden doğal çevremiz oluyor.. Önlemler arkadan gelince de Göl de elden gidiyor, yeşil de..

Ama ümidim villaların bahçelerine ağaç dikme ve bakım zorunluluğunun getirilmesi ve böylece kaybedilen doğal çevre yerine yapay da olsa bir yeşil kuşak oluşması, Ankara’nın güneyindeki bu çağdaş arsa savaşı alanlarında! Eh, gerçek savaş olacağına arsa savaşı olsun demek bile geçiyor insanın aklından çünkü beterin beteri var!

Sağlıcakla kalınız..


Ankara Magazine Dergisi, “Kent ve Çevre Köşesi”, Temmuz 2003, SAYI 21, s.56-57'de yayınlanmıştır.

MERHABA ANKARA !

15 Eylül 2002, ANKARA

Merhaba,

Ankara Magazinin bir köşesinde yazı yazmam istendiğinde kabul ettim. Hatta, galiba ilk ben “size sürekli yazabilirim” demiştim.. Sonra düşününce biraz ürkmedim değil, bu köşede ne yazacaktım? Her köşe yazarının köşesinin bir adı var, adsız köşe olmaz! Tamam, hemen köşenin adını koydum: “Kent ve Çevre”. Biraz klasikleşmiş, herkesin koyabileceği bir ad ama, olsun! Bu çok boyutlu ve uçsuz bucaksız konuda, hem de “Ankara” konusunda yazacaktım.. Bu bir “Magazin” di ve insanları sıkmadan birşeyler söylemek gerekti.. Bir kentli, bir kent plancısı olarak “Ankara” nın en bildiğim yönlerini yazmak önemliydi benim için.. “Kent” ve “Çevre” boyutlarını ele almak, kısa ve öz bir şekilde –zor olsa da- ilgi çekici olmak..
Nüfus kağıdıma baksalar, yahu bu zaten İstanbul doğumlu, ne anlar Ankara’dan diyeceklerini de bile bile!
Ancak, 30 yılı aşkın bir süredir Ankara’da yaşayan ve 20 yılı aşkın bir süredir de “Kentleşme”, “Eski Ankara” ve “Doğal, Arkeolojik ve Kentsel Koruma” ile uğraşmanın birikimi var. “Sanki yüzyıllardır bu kentte yaşadım, yaşamları, olayları ve olayların geçtikleri mekanları izledim”.. Bu cümle biraz abartılı oldu galiba, ama ben bir “Ankaralı” yım ve Ankara’ya dün gelmişlerin fikirlerini söyleme özgürlüğü varsa, benim de haydi haydi vardır.. Zaten demokrasi de var değil mi?
Ayrıca, ben bu kenti seviyorum ve içinde yaşıyorum. Neden mi? Bunun pek çok nedeni var ve zamanı geldikçe yazacağım. Sevmeden, sevgisiz yaşamak herhalde çok tatsız birşey olsa.. Ben ülkemdeki her kenti seviyorum, ama içinde çalıştığım ve kısa süre ile yaşadıklarımı biraz daha fazla.. “Sevmek” her şey demek değil tabii ki, sevdiğine, sevdiğin kente, yaşadığın kente de bir katkısı olmalı insanın..
Bu yazıların bir amacı olmalıydı. Bu amaç; uzun yıllar üzerinde çalıştığım, çaba gösterdiğim “Doğal ve Tarihsel Çevre”, “Koruma”, “Kentleşme”, “Kentsel Tasarım”, “Kent Kimliği”, “Kent Yönetimi” ve ilgili konuları akademik çevrelerden daha ötelere taşımak, iletişim kurmak, “Kentli” ile “Kentleşen” ile ve hatta “Kentleşemeyen” lere ulaşmak olmalıydı. Doğal olarak sıkıcı olmayan, ancak bilimsel temeli de bulunan yazılar yazmak zor olsa gerekti.. Herhalde, böyle yazmanın bir acemisi olarak beni zamanla bağışlarsınız ! “Köşe Yazarı” olmanın hem çok zor, beğenilen bir köşe yazarı olmak ve okunmanın da daha zor olduğunun bilincindeyim. Böyle bir iddiam bu aşamada yok zaten..
Ankara; binlece yıllık bir geçmişe sahip ve içinde bulunduğumuz dönem inanın ki, tüm sıkıntılarına rağmen tarih içindeki en önemli ve parlak dönemlerden biri. Roma Döneminin, yaklaşık 2000 yıl önceki yönetsel, sosyal, kültürel, mimari ve kentleşmesinden sonra hiç böyle bir dönem yaşanmamıştı bu topraklarda.. Bu dönem; Ankara’nın “Mustafa Kemal Atatürk” ile birlikte onun silah arkadaşları ve Türk Ulusunun “Kurtuluş Mücadelesi”, “Uluslaşma”, “Cumhuriyet Yönetiminin kurulması” ve “Başkent” olmasından bu yana geçirilen en önemli bir kentleşme, sanayileşme, kültür ve sanat Başkenti olma dönemidir. Bu dönem; 20-25 000 kişilik çökmüş bir bozkır kasabasından dünyanın pek çok ülkesine örnek gösterilen bir “Başkent” yaratılması dönemidir. Ancak, bu kasaba binlerce yıllık bir tarih ve kültürü, köklü bir geleneği bünyesinde barındırıyordu ve tıpkı bir hücre gibi “Çağdaş” genetik özellikleri çekirdeğinde barındırıyordu diye düşünüyorum.



Bu yazıyı daha ilgi çekici (okunur!) hale getirmek için Ankara’nın eski bir resmini ekliyoruz. Bu yağlı boya tablo, yaklaşık 500 yıl önce 16 yüzyılda yapıldı, Hollanda’da bir müzede. Önemi şu; Ankara’nın o dönemde Halep’e benzetilecek kadar görkemli bir “KaleKent” olduğu, kenti çevreleyen üç sur bulunduğu, anıtsal yapıların yerleri ve konumları ile – bazıları günümüze kadar yok olsa da- belirlendiği bir tablo bu. Prof. Semavi EYİCE hocamız bu konuda bir kitap yazmış “Ankara’nın Eski Bir Resmi” (x) adıyla. İlgilenenlere bu kitabı bulmalarını tavsiye ederim. Ressam, tablonun önünde o dönemde Angora olarak anılan kentin en önemli sanayi ürünü olan ve Ankara keçisinin dünyaca meşhur yününden yapılan “Angora Sof” unun üretimini resimlemiş. Koyunların, keçilerin kırkılmasından, çıkrıklardan eğirilmesine, meviçli ve hareli kumaşların tezgahlarda dokunmasından yerli yabancı tüccarlara satılmasına kadar tüm üretim ve ticari süreç bu tabloda var, hatta geri planda “Akköprü” den kente doğru bir kervanın gelişi de bu senaryoyu tamamlıyor.



Bu tabloyu belki ileride, ayrı bir yazıda tüm boyutları ile inceleriz, ama başlangıç için, Ankara’nın Roma Döneminden sonra yüzyıllarca Kaleiçi’ne çekilip yaşadığını söylemek olasıdır. Ancak, 13-14 yüzyıllarda Kale dışına çıkılıp, Atpazarı, Koyunpazarı, Samanpazarı çarşıları ve Çıkrıkçılar yokuşu yolu ile Suluhan’a kadar gelişen bir ticaret kentidir Ankara.. Bunun başlıca nedeninin ise, ünlü İngiliz Kralı VIII. Henry’nin dahi giydiği “Sof” dan dokunan kumaşlarının olduğunu söyliyebiliriz. Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’da birlik ve barış sağlaması (Pax-Ottoman) ile, yükselme dönemindeki güçlü otoritesinin Anadolu’daki pek çok Kale Kent’in dışa açılması, sosyo-ekonomik ve nüfus gelişmesinin bir benzeri Ankara’da da yaşandı.

Bu yazı dizisinin bir programı yok, yani şu ay şu konu olacak diye de bir düşünce yok. İstekleriniz de yer alabilir, bana yazınız, kentte ele alınmasını düşündüğünüz ve bir kentli, kent plancısı gözüyle bakmamı istediğiniz konuları bana yazınız lütfen…

Sevgilerimle…

(x) Prof. Semavi EYİCE, 1972, “ANKARA’NIN ESKİ BİR RESMİ, TARİHİ VESİKA OLARAK RESİMLER-ANKARA’DAN BAHSEDEN SEYYAHLAR-ESKİ BİR ANKARA RESMİ”, Türk Tarih Kurumu “Atatürk Konferansları”, IV.Ciltten Ayrı Basım, Ank. Bu kitabın yeniden basılmasını yetkililerden bu vesile ile rica ediyorum.


• Ankara Magazine Dergisi, “Kent ve Çevre Köşesi”, Kasım 2002, SAYI 13, s.24-25'de yayınlanmıştır.

1957 Ankara Seli ve Ankara'nın Dereleri : Mehmet Tunçer Sunumu (18.10.2024)

  "1957 Ankara Seli ve Ankara'nın Dereleri" ‼️ 11 Eylül 1957 tarihinde Hatip Çayı (Bent Deresi) taşkınının yol açtığı sel, Ank...