Bu Blogda Ara

http://ankaratarihi.blogspot.com/ iceriginin kopyalanmasi halinde 5846 sayili FİKİR VE SANAT ESERLERİ KANUNU'na gore yasal islem uygulanir.Bu sitedeki yazilara yorum yapabilirsiniz, siteye üye olarak kendi sitenizden link verebilirsiniz.

9 Mart 2010 Salı

JANSEN'DEN BUGÜNE TARİHSEL ÇEVRE KORUMA SÜRECİ VE POLİTİKALARI



ANKARAM PLATFORMU ULUS GİRİŞİMİ
ULUS PANELİ

AÇILIŞ VE SUNUMLAR
17 Mayıs 2005

JANSEN’DEN BUGÜNE
TARİHSEL ÇEVRE KORUMA SÜRECİ ve POLİTİKALARI (Konuşma metni band çözümü)

Doç.Dr. Mehmet TUNÇER

“……Ve ULUS, BİR ULUS’UN SİMGESİ”

“ Ankara, uzun tarihinin şaşırtıcı terkipleriyle doludur. Asırlar içinde uğradığı istilalar, üst üste yangınlar ve yağmalar, şehirde geçmiş zamanların pek az eserini bırakmıştır. Acayip bir karışıklık içinde bu tarih daima insanın gözü önündedir. Türk kültürünün kendinden evvel gelmiş medeniyetlerden kalan şeylerle bu kadar canlı surette rastgele karıştığı, haşır neşir olduğu pek az yer vardır... “

TANPINAR, A. H. , “Beş Şehir”, 1946.

MEHMET TUNÇER- Teşekkür ederim, öncelikle günaydın.
Gecikme için de özür diliyoruz. Ben aslında gecikmeden sorumlu değilim, ama hızlı gitmeye çalışacağım.
Emre hocam çok özet bunları anlattı, tarihçeye hiç girmemeye çalışacağım.
Ankara’da tarihsel çevre korunmasına yönelik çalışmaların temeli aslında 1930’lara gider, Jansen Planıyla ilk korumaya ilişkin fikirler ortaya çıkmıştır ki, 1930’larda bu çok erken bir dönemdir. Hakikaten daha uluslararası düzeyde koruma çalışmaları başlamamıştır. 1970’lerden sonra Avrupa’da bunun öne çıktığını görüyoruz. Jansen 1930’larda bu fikri öne sürmüştür ve aslında takdire değer bir yaklaşımdır. Jansen Ankara planlamasına başladığı zaman 60 yaşlarındadır ve bahçe kent fikrinin savunucularındandır, Ankara’yı da bir bahçe kent olarak planlamıştır.
Jansen diyor ki “Yeni şehircilikte yeni şehir kısımlarının korunmasını, eski kısmın yayılışından tamamen ayırmak lazımdır, hatta nazari olarak eski şehir hattı üzerine hattı zatında bir cam levhası kapamalıdır. Bu suretle kolaylıkla bütün gidişat takip edilerek, kenti fenalıklardan korumak kabil olur. Eski şehre mümkün olduğu kadar fazla el sürmemek gerekir” 1932’de bunu söylemiş.
Atatürk Bulvarı’nın açılışından Emre hocam bahsetti. Bu eski Ankara’nın eski üçüncü sur duvarlarının üzerinden geçen bir bulvardır ve Ulus’un gelişimiyle, yani eski adıyla Karaoğlan Çarşısı’nın gelişimiyle, burada yeni bir merkez olayı zaten vardı ve bu daha da gelişmiştir. Bankaların da yapımıyla, Ulus bir ticari ve idari merkez haline gelmiştir.
Jansen 1928 uluslararası yarışmasıyla birinciliği kazandıktan sonra, alınan en önemli kararlardan biri, eski şehrin korunması ve yeni şehrin planlanmasıdır. Yeni şehir, biliyorsunuz Cumhuriyet fikrinin ve uluslararası düzeyde Atatürk’ün yeni bir başkent oluşturma olgusunun en önemli göstergelerinden biridir.
Eski şehir kendi kaderine terk edilmiş, yenileme, işlev değiştirme, kullanım yoğunluğu artırma, onarmadan kullanma gibi süreçlerle, ne yazık ki 1980’lere kadar ihmal edilerek gelmiştir. Birçok yeri de, protokol alanı dışındaki alanlar da yenilenmiştir. Kentsel yenileme çalışmaları, yeni yol açılması uygulamaları olmuştur. Talatpaşa Bulvarı gibi, Ulucanlar Caddesi gibi, eski dokuyu yok eden uygulamalar olmuştur. Fakat bunun yanı sıra, korumaya ilişkin çabalar pek görülmemektedir. Yani ben çok aradım, eski dosyalarda imar müdürlüğü dosyalarında hani “bir eski evin onarımına ilişkin bir şey bulur muyum?” diye. Sadece bireysel, vatandaşların kendi yaptığı uygulamalar ya da birtakım milletvekillerinin İstanbul’dan gelen kişilerin Kale ve çevresinde, Hacıbayram çevresinde alıp, onardığı yapılardan söz ediliyor.
Yeni şehir kararının alınması geleneksel dokuyu bir açıdan koruyucu bir karardır, ama başka bir açıdan da, onun tahrip edilmesine olanak sağlamıştır. Evet, Jansen’in sözleri aslında tabii, o dönemki korumacı politikaları, sadece Jansen tarafından belki de savunulan düşünceleri gösteriyor. Diyor ki, “bu sebepten tarihi şehirler önünde hayran kalmaktayız”, yani şehrin görünümüne çok önem veriyor ve kale çevresinde de meydanlar oluşturarak, kalenin her taraftan algılanması fikrini savunuyor.
Bunlardan biri Samanpazarı Meydanı, kendi çizdiği çizimler var. Diyor ki, “yeni kısmın imarının gelişiminden sonra, eski şehre münasip bir şekilde bakmak gerekir” Tabii, biz 1980’lere kadar buna pek imkân ve olanak bulmamışız herhalde. “Mühim nokta, eski şehrin karakterinin korunmasıdır” diyor . Cumhuriyet döneminde eklenen önemli yapılar, Ankara Palas, İstasyon Caddesi çok önemli.

Kaleyi çok önemli bir taç olarak görüyor ve Kalenin hemen altında da yeni gelişmeler öngörüyor. Tabii, o dönemde çıkarılan 583 sayılı Yasa var, yangın bölgelerinin ihyası ve yeniden gişimine ilişkin Kalenin altındaki, bugün Konya Sokağa kadar, Ulucanlar’a kadar gelişen kesim, bu çalışma sonucu, bu planlama sonucu oluşmuştur. Kalenin alt kısımlarının geliştirilmesi gereğinden söz ediyor . Jansen protokol alanı ve koruma alanı Hacıbayram çevresinden geçiyor, Kaleyi ve hanlar bölgesinin bir kısmını içeri alıyor; yani bugünkü Hal’in güney tarafları, Denizciler Caddesi’nin alt tarafları, Yahudi Mahallesi bu protokol sahasının dışında. Dolayısıyla, burada gelişme ve bir yenileme süreci söz konusu.
Merkezi yönetim politikalarının aslında daha çok koruma ağırlıklı olduğunu görüyoruz. Özellikle Atatürk’ün direktifleriyle, Ankara’da Bedesten ve Kurşunlu Han’ın onarılması ve Anadolu Medeniyetleri Müzesine dönüştürülmesi, 1938’lerde İsmet İnönü’nün yayınladığı tamimle eski eserlerin onarılması ve yıkımının önüne geçilmesi söz konusu.
Jansen Planı’nda görüldüğü gibi, çeşitli meydanlardan Kalenin algılanması ve Kale altındaki dokunun kentin yeni merkezi olarak planlandığını görüyoruz. Jansen’in yaklaşımı, daha önce bilinen plan ilkelerinin Ankara Planına yansıması ve Ankara Planına özgü ilkeler. Eski dokunun sanatsal değerlerinin dikkate alınması, eski ve yeni kentin birbirinden ayrılıp, birincil bir bağlantıyla bütünleştirilerek, dengenin sağlanması, tarihsel çevrenin yeni gelişmeyi simgesel bir güçle yönlendirmesi.



Hermann Jansen’in Ankara İmar Planı (1932)

Sonuçlar, Jansen eski Ankara’yı korumak istemekte, bunun için yeni şehri eskisinden uzakta kurmak gerektiğini söylemektedir. Eski şehrin çekim gücü olduğunu öne sürmüş, eskiyle yeniyi yan yana koyarak geleneksel dokunun korunmasını güçleştirecek kararlar da vermiştir.
Belediye ise, eski Ankara’yı korumak istememekte, amaç koruma değil, kısıtlı ve parça parça imardır ki, 1980’lere, 1990’lara gelindiğinde bunu görüyoruz. Jansen’in geleneksel dokuya gösterdiği duyarlılık, bir tarihi çevre koruma endişesinden değil, daha çok geleneksel dokuda uygulanabilir gerçekçi bir imar yaklaşımı getirebilmek kaygısından ileri gelmiştir; bu bir yorum tabii.
Eski Şehir Talimatnamesi, protokol sahası içinde uygulanmış ve daha sonra 1980’lere kadar bu alan, koruma geliştirme çalışmaları bir yana, imarı engelleyici, bozulmaya bırakılmış bir doku haline dönüşmüştür. Görüldüğü gibi, Jansen’in protokol alanı, günümüze kadar olan koruma olayında çok önemlidir. Hacıbayram çevresini içeren - Hacıbayram biliyorsunuz bir höyüktü ve binlerce yıl geriye giden altında yerleşimler var-. Hacıbayram Camii ve çevresini içeren, Bentderesi’ni içeren ve Kaleyi bedesten geçerek, hanlar bölgesini de içine alan Samanpazarı, Atpazarı, Koyunpazarı’nı içeri alan bir protokol alanı sınırı çizmiştir. Onun batı kesimi, iki katlı bahçeli, avlulu yapılar şeklinde planlanmıştır.



Jansen Planı’nda Eski Şehir ve Protokol Alanı

Hali görüyorsunuz, Suluhan’ı görüyorsunuz ve buradaki avlulu yapıları görüyorsunuz ki, şu kesim çok önemli, çok güzel eski Ankara evlerinin olduğu Yahudi Mahallesi.
Bu dönemde protokol sahasında koruma çalışmaları olmamıştır. Bu bölge kendi başına çeşitli eklentilerle gelişmiştir ve giderek çöküntü bölgesi niteliği kazanmıştır, konut dışı kullanımlara açılmıştır, gecekondulaşma artmıştır. Altındağ sırtlarında başlayan gecekondulaşma, Kale çevresine yansımıştır. Kaleiçi’nde de eklentiler ve avlulara yapılan yapılarla, kırdan kente gelenlerin yerleştiği, hatta bir yapıda üç beş ailenin oturduğu bir bölge haline gelmiştir.
Bentderesi, Altındağ’dan kaynaklanan, kirlilikle bir kanalizasyon deresi haline dönüşünce, üstü kapatılmıştır. Bentderesi biliyorsunuz, Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar, eskiden piknik yapılan bir bölgeydi. Burada Roma döneminden kalma köprü ve bent var. Bunların üstü de örtülerek, Bentderesi Caddesi inşa edilmiştir. Tabii, yok edilenler sadece yapılar değil, çevre de yok ediliyor, doğal çevre de yok ediliyor, bunu da söylemek lazım. Ankara, derelerin üstünü kapatarak yok eden kentlerden biridir, en önemli kentlerden biridir.
1920-40 arasında Taşhan yıkılıp, yerine Sümerbank inşa edilmiştir. Cenabi Ahmet Paşa Hamamı, Emre hocamın bahsettiği çok önemli yapıdır, o yıkılmıştır. Karaoğlan Çarşısı, üzerindeki yapılar yıkılmıştır, buraya Anafartalar Çarşısı, Ulus İşhanı inşa edilmiştir. 1929 yılında Suluhan çevresi büyük bir yangın geçirmiştir ve buradaki Tahtakale Çarşısı, Tahtakale Hamamı, Haseki Camii ve Arasta yanmıştır, bu bölge tamamen yok edilmiştir ve burası şu anki Halin inşa edildiği bölgedir. Yani burada Osmanlı döneminden kalma, aslında bu çizilen sınır içinde, Osmanlı döneminden kalma pek de yapı yoktur. Bu bölge tamamen yok edilmiştir. Hacıbayram alt kısımları koruma alanıdır.




Sulu Han Çevresi Tahtakale Çarşısı, 1929 yangını öncesinde

1920-40 arasında Bedesten Anadolu Medeniyetleri Müzesi olarak restore edilmiştir, Kurşunlu Han restore edilmiştir. Bu bölgede yaklaşık 30 civarında han bulunmaktaydı ve Ankara’nın 13 üncü, 14 üncü Yüzyılda çok önemli bir ticaret merkeziydi. Fakat bu bölge, 19. Yüzyıl sonundaki ekonomik çöküntü nedeniyle, zamanla çıkan yangınlarla, özellikle Mahmutpaşa Bedesteni’nin yanmasıyla, bir çöküntü bölgesi haline dönüşmüştü zaten, Cumhuriyet öncesi terk edilmişti. Eski fotoğrafları var, buraların nasıl Anadolu Medeniyetleri Müzesi haline dönüştürüldüğü de çok ilginç bir öyküdür. Görmeyenler için tavsiye ediyorum, müzeyi görsünler ve yıkıklardan nasıl bir yapının tekrar ayağa kaldırılacağını gösteren çok iyi bir örnektir. Atpazarı, Kale önünde yapılar yıkılmıştır, meydan açılmıştır; ama bu yapılar kalmıştı, Çukurhan, Çengelhan, Zafranhan.
Yeni Ankara’nın eskisi yanında kurulmasıyla, kent bütününün tek ana merkezi durumuna gelen Ulus ve çevresinde, eski şehir-yeni şehir bağlantıları boyunca spekülatif baskılar yoğunlaşmış, çeşitli yenilemeler yapılmıştır, özellikle ana caddeler üzerinde.
Evet, 1950’lerden bir harita. Neyse ki, Cumhuriyet döneminde, bazı dönemlerde zaman zaman haritalar alınmış ve bu gelişmeyi de izleyebiliyoruz. Ama görüldüğü gibi, eski Ankara, tarihi kent dokusu, şu bölge tamamen Hacettepe tarafından yok edilen, Hacettepe’nin inşasıyla yok edilen mahallelerdir.




1950’lerde Ulus ve Eski Ankara

1957’lerde bir plan yarışması daha açılmıştır, Ankara İmar Planı Yarışması. Nihat Yücel-Raşit Uybadin Ankara Planı, Ankara’da çok geniş alanları planlamıştır. 750 bin nüfusa yönelik bir plandır. Kızılay yeni bir merkez olarak ortaya çıkmıştır ki, zaten o dönemde de gelişmesi sürmektedir. Protokol alanının bir kısmı, Hacıbayram çevresi dahil, planlanmıştır. Bu da, 1957 Planında çok hassas davranılmadığını göstermektedir.
Aşırı nüfus artışı ve plan uygulama araçlarındaki yetersizliklere bağlı olarak, kentin sağlıklı gelişimi bu planla da denetlenememiştir. Bölge Kat Nizamı Planı, 1957 Planına kat artışı getiren bir plandır ve 1957 Planının üstüne 1/5000 üzerinde daireler çizilerek, 6 kat, 8 kat, 10 kat yazılmıştır. Ulus’un da aslında protokol alanı dışındaki alanların tahribine bu plan neden olmuştur, çünkü 8 kat, 6 kat verilince, ana caddeler gelişmiştir. Ana caddeler arkası çöküntü bölgesi haline dönüşmüştür.
Ana caddeler boyunca bu planlar uygulanmıştır. Cadde arkalarında birtakım tarihi doku kalmıştır, ama bunların gelişmemesinin nedeni de, topografyanın eğimli olması, mülkiyetin parçalanmış olması ve benzeri, yani bireysel mülk sahipleri bir araya gelseydi ve bu hisseleri çözseydi, sanırım buralarda da bu tarihi doku kalmayacaktı.
Cadde boyunca yapılaşan 6, 8 katlı bloklar arasında tarihi doku sıkışıp kalmıştır. Sosyal dönüşüm olmayan bu bölgeler, doğal yıpranma, bölüntü ve eklentilerle çöküntü bölgesi niteliği kazanmıştır. Aslında günümüzde bu bölgelerde köklü onarımlar ve sağlıklaştırma çalışmaları yapılması gerekmektedir. İmar uygulamaları, planla öngörülen gelişme yönünde, koruma ya da ıslah amaçlı olmayıp, yıkıp ortadan kaldırma, yönünde olmuştur. Yani biz aslında artık bu dönemlerde, yani 1965’lerden sonra “bu dokudan nasıl kurtulabiliriz ve bu dokuyu nasıl yok edebiliriz?” diye belediye çevreleri ağırlıklı olarak düşünmeye başlamıştır.
Anafartalar Caddesi 1926’da böyle iken, bakın bu cadde üzerindeki yapılar, tek tük şimdi tescilli yapılar var, ama tamamen, özellikle sağ taraf yenilenmiştir. Çeşitli yenileme örnekleri, Hacıbayram Meydanı’nın açılması ki, Emre hocam çok güzel bir fotoğraf koydu. 1955’lerde hakikaten Hacıbayram Camiine giden güzel bir aks vardı ve Hacıbayram Camiinin çevresinde bir doku vardı. Burada bir meydan açılması, yolun açılması, Bentderesi’ne bağlanan yol, Ulucanlar Caddesi’nin açılması, Hacettepe kompleksinin inşası vb.
Kültür Bakanlığı çalışmaları; 1964 yılında düşünün, 1930’lardan 1964’lere kadar 35 sene bir tespit ve tescil çalışması yok, ama anıtsal yapılar, camiler, hanlar, hamamlar koruma altında. Sivil mimarlık örneklerinin saptanması, belgelenmesi, ilk defa 1964 yılında başlıyor. Bu çalışmaların 5-6 yılda bir tekrarlandığını görüyoruz ve her seferinde de tescilden yapılar düşüyor, yani liste giderek azalıyor.
Gayrimenkul Eski Eserler Anıtlar Yüksek Kurulu kararları incelendiğinde, aslında ilginçtir, tescilden düşme ve yıkım kararlarına karşı kararlar veriyor Kurul. Fakat bir önceki tespit ve tescilden bir sonrakine gelindiğinde yapılar giderek azalıyor, yani yapılar yakılıyor, yıkılıyor; bu çok açık bir gösterge. Tescilli yapıların tahrip edilmesinin nedeni, arsa spekülasyonu, kamunun bu yapılara teknik ve maddi yardımda bulunmaması, sadece yasaklayıcı tedbirlerle kamu yararı için özel mülkiyetin kısıtlanması, eski yapıların tescil listelerinde düşülüp, yeniden karar aldığında, tabii bu da bir prim veriyor yapı sahiplerine ve emsal oluyor, “çevredeki yapıları, tescilli yapılarınızı yıkın, yakın ve bir sonraki tescilde bunlar tescilden düşsün” Burada varsa tescilli yapı sahipleri, bu da bir örnek olabilir tabii.
Kamunun yaptığı yıkımlar tabii, daha başka, daha kötü örnekler. Evet, geçelim.
1990’lara ulaşan bir nazım plan çalışmasının ilk çalışmaları 1967’de başlıyor, Haluk hocam bunları anlatacak. 1973 Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu çalışmalarıyla kentin 1990 Ankara Nazım Planı onaylanarak yürürlüğe giriyor. Bu plan, büyük bir alanı kapsayan bir plan, Ulus bir çekirdek, ama Ulus üzerindeki baskıların azaltılması, spekülasyonun azaltılması ve Ulus’un Kazıkiçi Bostanları’na doğru geliştirilmesi öngörülüyor.
1957 planıyla bölge kat rejimi planı halen yürürlükte olduğu için, korumaya ilişkin bir çalışma da yapılmıyor. Haluk Alatan dönemindeki nazım plan bürosunda ilk Hacıbayram koruması, Kaleiçi koruma çalışmaları başlatılıyor. Hasırcılar, Denizciler Caddesi bağlantısı belediye tarafından açılıyor. Demin gösterdiğim, Tıp Fakültesi gelişme alanı yıkılıyor, yani bunlar aslında büyük alanlardır, büyük mahalleleri yok eden uygulamalardır. Belediyenin tutumu ne olursa olsun 1957 planını uygulamaktır. Hatta Suluhan’ın üzerinde geçen yolun bile açılmak istendiğini, Suluhan’ın temel seviyesine kadar yıkıldığını biliyoruz. Ben belediyede çalışırken bunun iptali için çok uğraş verdik. Hasırcılar Osmanlı Kavşağı Planı da, Yüksek Kurul görüşü alınmadan uygulanmıştır.

Ankara tarihi kent dokusu yapı stoku nitelikleri

Bu biraz eski bir değerlendirme, ama sarılar geleneksel mimari özellikli alanlardır, yoğun olduğu alanlardır; Hacıbayram çevresi, Kaleiçi, hanlar bölgesi ve İstiklal Mahallesi, Yahudi Mahallesi. Taralı olan alanlar, geleneksel kent dokusunun izlerini taşıyan, ancak fiziksel olarak niteliğini yitirmiş alanlardır; Suluhan güneyi gibi ve Cebeci’ye kadar uzanan mahalleler gibi. Koyu kahverengiler de, geleneksel dokunun izlerini taşıyan, ama yapı yoğunluğunun artmasıyla yapılaşan, özellikle ana caddeler üzerinde Denizciler, Anafartalar, Ulucanlar ve Talatpaşa Bulvarı üzeri. Bu bölgeler niteliğini yitirmiştir, yani elimizde tarihi dokudan, tarihsel çevreden kala kala İstiklal mahallesi, Kaleiçi, hanlar bölgesi ve Hacıbayram’ın bir kısmı kalmıştır.

1979-80’de yine bir saptama ve belgeleme çalışmaları yapılmış ve önemli bir adımdır bu, Geçit Dönemi Koruma Geliştirme Planı onaylanmıştır. Bu plan Ankara’da SİT alanlarını saptamıştır, derecelendirmiştir ve bir geçit dönemi koruma geliştirme planı onaylanmıştır ve Bu bölgede planlar durdurulmuş, SİT sınırları saptanmıştır; bunları geçiyorum.



Ankara’da Kentsel, Arkeolojik, Doğal ve Tarihsel Sit Alanları (1980)

Bu arada, yasal gelişmeler var. 1983 yılında 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Yasası gündeme geldiğinde, SİT alanı ilan edilen bir yerde koruma amaçlı planların yapılması, hatta belediyeler tarafından iki yıl içinde yapılması gibi bir karar vardır, yasa gereğidir.
Bütün ana caddeler üzerinde uygulama sürmüştür, sadece SİT alanı olan kesimlerde uygulama durdurulmuştur. Bu alanlarda SİT alanlarının daraltılması, SİT alanından çıkarılma, tescilden düşürme, kurul kararı alarak, çok katlı yapılaşmaların sürmesi, rant beklentisi halen de vardır. 1980 sonrasında Belediye birtakım koruma amaçlı çalışmalara yönelmiştir. Belediye içinde Ankara Tarihi Kent Dokusu Koruma Geliştirme Projesini hazırlamak üzere bir koruma bürosu kurulmuştur. Altındağ Belediyesinde, Tarihi Alanlar Koruma Kurulu ve Ankara Tarihi Alanlar Koruma Birimi oluşturulmuştur. Kentsel Estetik Kurulu kurulmuştur. O dönemde yapılan parçacı koruma planları, Ulus Yarışması Şartnamesiyle yarışmacılara verilerek, yarışma açılmıştır. Bu dönemde iki tane yarışma açılmıştır. Ulus tarihi kent merkezi ve Kaleiçi’ne ilişkin koruma amaçlı planlama ve projelendirme yarışmaları açılmıştır. Bunlar tabii, çok uzun süreçlerdir, vakit de sanırım giderek daralıyor.
Belediyede o dönemde yapılan çalışmalar, Hacıbayram Koruma Planı, Suluhan çevresi ve Suluhan’ın restorasyonu çevre düzenlemesi ve Ulus Tarihi Kent Merkezi Yarışmasıyla rahmetli, sevgili Raci Bademli hocamızın ekip başı olduğu, ODTÜ proje grubu tarafından Ulus Koruma-Islah İmar Planı hazırlanmıştır. Bu plan Ulus’un 100 hektarlık bir alanında koruma ve geliştirmeyi öngörmektedir



Ulus Tarihi Kent Merkezi Koruma-Islah İmar Planı

ve çeşitli stratejiler ve alt proje paketleri vardır. Sadece korumayı değil, sağlıklaştırmayı ve yenilemeyi içeren çeşitli programlar içeren bir planlama çalışmasıdır. Ulus’ta bakın, bugün yenilenmesi öngörülen alanda, çok önemli ulaşım ve yayalaştırma kararları var.



ULUS Tarihi Kent Merkezi’ni yayalaştırmayı amaçlayan ULUS TÜNELİ PROJESİ



ULUS TÜNELİ PROJESİ (Kaynak: Ceylan İnş. Ltd., Teknik Rapor, 1991)



ULUS TÜNELİ PROJESİ (Kaynak: Ceylan İnş. Ltd., Teknik Rapor, 1991)



ULUS TÜNELİ PROJESİ (Kaynak: Ceylan İnş. Ltd., Teknik Rapor, 1991)


Bir Ulus tüneli projesi var, Ulus’un yayalaştırılması söz konusu ve Ulus’un çağdaş bir kent merkezi haline getirilmesi, Hal’in gerisindeki yapılarlar birlikte yeniden ele alınması, bunlar hep özel proje paketleri olarak planda yer almaktadır.

Çeşitli rant koridorları oluşturulması ve bu rant koridorlarından gelir elde edilerek, o gelirin tarihi doku yanındaki, yakınındaki tarihi çevrelerin koruma ve onarımına aktarılması gibi modeller vardır. Belediyenin aslında bunları ele alması gerekli, buna bağlı olarak çalışması, çalışılması gerekmektedir.

Ulus Projesi kapsamında, zaten yarışmada da belirlenen birkaç önemli konu vardı; çeşitli meydanların düzenlenmesi, yayalaştırma, anıtsal yapı, çevre düzenlemeleri. Hacıbayram Meydanı öncelikli olarak seçilmiştir. Bunun bir politik seçme olduğu belirtilmektedir. Hükümet Meydanının da bir ikinci proje paketi olarak ele alınması gerekir. Bu alanların o dönemde dolmuş durakları ve taksi duraklarıyla işgal altında olduğunu biliyoruz. Bunların taşınması için, Bentderesi Caddesi üzerinde bulunan alana dolmuş durakları ve otopark alanı hazırlanmıştır. İki yıllık bir mücadele, kavgadan sonra, Bentderesi’ne dolmuşlar, taksi durakları kaldırılmıştır. Şimdi günümüzde tekrar bunların Ulus’a yakına yaklaşmaya, gelmeye başladıklarını görüyoruz.

Hacıbayram çevresi ve Kale çalışmaları aslında detaylı incelenmesi gereken çalışmalardır, çünkü bunlar gelecekte belediyelere ne yapılması gerektiğini gösteren çalışmalardır.
Hacıbayram çevresinde, demin de söylediğimiz gibi, 1/500 ve 1/100’e kadar inen detay çalışmalar yapılmıştır. Ulus Projesi kapsamında Orta Doğu Teknik Üniversitesinde bu planın sekiz kere çizildiği, kurullarla görüşüldüğü, oradaki çeşitli mafyalarla boğuşulduğu anlatılmaktadır. Uygulama çok önemlidir. Burada katılımcı bir planlama ve uygulama modeli öngörülmüştür. Belki bunlar biraz detay olacak, ama bunları söylemekte yarar görüyorum. Buradaki dükkân sahipleriyle ve belediyenin çeşitli birimleriyle bir araya gelecek bir uygulama birimi, bir karar örgütü kurulmuştur. Bunları biraz sonra daha detaylı irdeleyeceğiz sanırım. Hacıbayram’da, bu çevredeki kişiler bu “Karar Kurulu”na katılmıştır ve bu kararlara kendi çıkarları olduğu için etkin olarak katılmışlardır.



HACIBAYRAM CAMİİ ÇEVRE DÜZENLEME PROJESİ

Belediyenin bir proje demokrasisi uyguladığını görüyoruz, yani günümüzde olmayan belki de en önemli konulardan biri. Çeşitli katılımcı mekanizmaların bu dönemde uygulanmış olmasıdır. Bu bir politik söylem değil, kusura bakmayın, hakikaten tarihi çevrelerde Kreuzberg örneği de çok önemlidir. Bu tür örneklere bakıldığında, katılım olmadan uygulama çok zor oluyor, olamıyor.
Modern Çarşı ve Hal çevresinde yapılmak istenilen planlama ve projelendirme çalışması için uygulama yaklaşımı bugün için bir örnektir. Bu yaya akslarının geliştirilmesi ve özel proje alanlarını gösteren bir şemadır. İstasyondan gelen kültür aksı Kaleye kadar ulaşmakta, buranın yayalaştırılması çok önemli bir hedeftir. Ulus Meydanı’nın yayalaştırılması, Hükümet Meydanı’nın ve Hacıbayram’ın yayalaştırılması ve birbirine bağlanması, güneye doğru da Hal ve çevresi, Suluhan ve çevresi ve İtfaiye Meydanı’na kadar ulaşan yaya aksları, tabii Kaleye ulaşan yaya aksları, Jansen’den bu yana yapılmak istenen çalışmalardır, Belediyenin bunları ele alması lazım. Ulus Tüneli çok önemli bir projedir. Ulus Tüneli altta birtakım katmanlar olduğu için, o dönemde reddedilmiştir. Fakat o katmanların altına da inilmesi mümkündür, yani Ulus Tüneli yapılabilir aslında. Kuzey-güney bağlantısı merkezden geçmelidir, yani dünyanın her tarafında tarihsel kent merkezinden geçen raylı toplu taşım sistemleri vardır.
Kale için açılan yarışma ne yazık ki, bu çalışmaların en belki de trajikomik deyim yerinde ise konusudur; çünkü 10 hektarlık bir alanın koruma planı 15 seneyi aşkın bir süredir bitirilememiştir. Tabii, bunu incelemek lazım, yani niye bitirilemedi? Bunda çeşitli şeytan üçgenlerini görüyoruz, belediye, müellif, koruma kurulu. Planlama kararları ve plan sürekli değişerek, sürekli bu üçgen arasında gidip gelmekte, hatta kendi aralarında bile birtakım tartışmalar olduğunu biliyoruz, ama Kaleiçi elden çıkıyor ve tek tek yapılarla onarılmaya çalışılıyor, eklentilerle bozuluyor.
Koruma planı hazırdır aslında, bunu hemen ele almak gerekir, belki de bitirmek gerekir, belki de değil, mutlaka bitirmek gerekir.
Tek tek birtakım örnekler var. Belediyenin yaptığı, mesela üç ev, bugün burada önemli bir gelişme potansiyeli oluştu. Fakat bunu da incelediğiniz zaman, bu da 17 yılı aşkın bir sürece yayılıyor, yani belediye satın alıyor, bir bekçi bırakıyor, başına bir bekçi koyuyor ve onarmadan 15 sene bekliyor, çatısı çöküyor, yani bu süreçleri incelemek lazım. Bunu etkin ve aktif olarak yapmak gerekir. Bu kadar uzun süren örnekler nasıl örnek olur? Onu da bilginize sunuyorum.
Gene de tek tük onarımlar var; Anafartalar Karakolu, İstiklal Mahallesi…
Evet, 1990’lara gelindiğinde Ulus’ta ticaretin çok yaygın olarak bütün ana caddeler boyunca yayıldığını görüyoruz, ama arkalarda sarılar konut alanlarıdır, konut ve depolama, çöküntü alanlarıdır. Bu kesimde bir Roma dönemi “odeon”’u bulunmuştur, Anafartalar Ulus Çarşısı yapılırken, Ayakkabıcılar Çarşısı yapılırken bulunmuştur. Allah’tan taşlar çok büyük olduğu için, hemen üstünü örtememişler, orası SİT alanı olarak ilan edildi ve kamulaştırıldı. Bugün orada önemli bir yapı var. Tiyatronun da muhtemelen, Roma dönemi tiyatrosunun da bu bölgede olduğu bilinmektedir. Ankara’nın arkeoloji mastır planı başlamıştır, Raci hocamızın döneminde arkeoloji ana planı çalışmaları başlamıştır, fakat bunlar sonuçlandırılmamıştır. Nerede ne var, aslında bunu da iyi bilmemiz gerekir.
Son güncel birtakım çalışmalar var, onları çok iyi özetleyemeyebilirim. ODTÜ tarafından Keklik Sokak ve çevresinde koruma amaçlı bir proje hazırlanmıştır ve uygulanmıştır. Tabii, bu projenin nedeni, Altındağ Belediyesi binası yapmak üzere o bölgenin yıkılması ve Saraçların uç kısmının tahribine yol açan burada bir de yangın olmuştur. Burada bir proje hazırlanmıştır. Altındağ Belediyesinin yapım süreci de ayrı bir inceleme konusudur, çünkü bu yapının burada olmaması gerekir, bu yoğunlukla olmaması gerekirdi. Maalesef, yarışmayla bir de bu proje elde edilmiştir.
Bu bölgede Pirinç ve Saksı sokaklar arasında kalan beş yapı adasında bir proje yapılmıştır. Onarım, sağlıklaştırma ve geliştirme amaçlı projeler hazırlanmıştır. Bu, 1990 sonrası yapılan projelere örnektir. Son dönemde Ahi Şerafettin Camii ve çevresinin sağlıklaştırılmasına ilişkin birtakım projeler var. Altındağ Belediyesinin Koruma Birimi tarafından yapılan çeşitli düzenleme, ufak ölçekli de olsa düzenleme çalışmaları var. Tabii, bunlar daha çok küçük, bir iki yapıyı onarmak ve küçük alanları düzenlemek şeklindedir. Bu çalışma daha kapsamlı görünüyor, 118 tescilli yapı yanı sıra, 106 yapıda tescil önerisi verilmiş. Bu 217 yapı içinde varolan değerlerin cephe özellikleri korunacak, yenilenecek yapı tanımlaması getirilmiştir. Görüldüğü gibi, detaylı çalışıldığı zaman, bu konut alanlarında değerlerin çok fazla olduğu görülmektedir; bu önemli. Burada 13 adet yeni proje alanı var. Kültür Bakanlığı tarafından birtakım proje çalışmaları başlatılmıştır. İnci ve Dutlu sokaklarda düzenleme çalışmaları. Altındağ Belediyesi tarafından, hastanelerin çarşısı ve çevresi projeleri bir miktar uygulanmıştır, devamının uygulanması gerekir.
2005 yılına gelindiğinde, çok büyük bir sürprizle karşılaştık, yani Belediyemiz 10 yıl boyunca durdu durdu, ne olduğu da tam bilinmeyen bir meclis kararıyla ortaya çıktı. Ulus çarşı projesi yapmak üzere, tümü yarışmayla elde edilmiş yapıların oluşturulduğu, Ulus Meydanı’nı da içeren ada yok edilmek isteniyor. Bu yıkılması düşünülen yapılar arasında Hal Binası, Belediye Binası, Anafartalar İşhanı gibi yapılar var. Bu nasıl yapılacaktır; bunu da bilemiyorum. Bunların hepsi aslında Cumhuriyet döneminin önemli yapılarıdır. Emre hocamın da dediği gibi, Cumhuriyet Siti olarak ilan edilmesi gerekir.

Özel proje alanları, Ulus projesi kapsamında bulunan kentsel tasarım alanları belirli bir program dahilinde ele alınmalıdır. Bu zaten başlamış bir süreçtir, Belediye tarafından bunun sürdürülmesi gerekiyor. Eğer projede birtakım aksaklıklar ya da uygulanma zorlukları varsa, bunlar görüşülerek çözümlenebilir. Alt ölçek çalışmalar yapılmalıdır, yerel ve merkezi yönetim birimleri eşgüdüm içinde ve birbirine destek olacak şekilde çalışmalıdır, bu çok önemlidir. Bir koordinasyon birimi, koordinasyon toplantıları söz konusu olmalı. Bugüne kadar hazırlanmış projeler zaten dağınık vaziyette de olsa, herkes tarafından bilinmeli, biliniyor. Bunlar derlenmeli ve uygulamaya sokulmalı. Korunması gerekli değerler üzerinde artık tam bir mutabakat sağlanmalıdır, yani bunca geçmişten sonra 80 yıllık bir Cumhuriyet hâlâ “neyi koruyacağız, neyi korumayacağız?” şeklinde tartışmamalıdır.

Ulus Meydanı ve çevresinde yeni bir cumhuriyet dönemi SİT alanı belirlenmelidir ki, bu kentsel SİT değil tabii, Cumhuriyet yapılarını içeren bir SİT’tir ve bu SİT alanı içinde çok önemli yapılar tescillenmelidir. Halen tescilsiz yapılar var, bu yapılar belirlenmelidir. Yerel yönetimler, gene hep söylenen, parasal ve teknik bakımdan desteklenmeli ve geliştirilmelidir. Bu da, Kültür ve Turizm Bakanlığının görevidir. Sivil mimarlık örnekleri bir yapı stoku olarak ele alınmalıdır. Bunların korunması için bu yapı sahiplerine teknik ve parasal destek sağlanmalıdır. Aksi takdirde rölöve, restorasyon, restitüsyon projeleri istenerek yokuşa sürülürse, bu yapılar da elden çıkacaktır.

Jansen diyor ki, “Eski şehirden ve onun hatıralarından birdenbire ayrılmak kimse tarafından arzu edilemezdi ve edilmedi. Böylece Ankara Kalenin altında yayılacak, ebediyete kadar mavi ve daima parlayan gök altında haşmet saçacaktır”

Beni sabırla dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. (Alkışlar)



YARARLANILAN KAYNAKLAR

• TUNÇER, M., “Tarihsel Çevre Koruma Politikaları : ANKARA”, Aralık 2000, Kültür Bakanlığı Yayınları 2520, Kültür Eserleri Dizisi : 281.
• TANKUT, G., “JANSEN PLANI: Uygulama Sorunları ve Cumhuriyet Bürokrasisinin Kent Planına Yaklaşımı”, Tarih İçinde Ankara Semineri, 1981., ODTÜ, Ankaralılar Vakfı. Ank. 2000.
• ANKARA İMAR PLANI, 1937, S.5, Alaeddin Kıral Basımevi, İstanbul. (Hermann Jansen’in Ankara İmar Plan Raporu, Türkçe Çevirisi)
• Ankara Kalesi Koruma Geliştirme İmar Planı, Projesi, Yarışma Şartnamesi, Ank. 1987.
• Mehmed Kemal, 1983, Türkiye’nin Kalbi Ankara
• ÖNEN, R., Ahi Şerafettin Camisi ve Çevresinin Sağlıklaştırılması Projesi, TMMOB. MO Ank. Şb. “Kültürel Miras Sayısı”.
• http://www.ergir.com/Ankara.htm


Bu konuşma 17 Mayıs 2005 Tarihinde düzenlenen “ULUS PANELİ”'nde yapılmıştır.

Sunulan Davetli Bildiri, “JANSEN’DEN BUGÜNE TARİHSEL ÇEVRE KORUMA SÜRECİ VE KORUMA POLİTİKALARI”, ANKARAM PLATFORMU (14’den fazla STK’nın oluşturduğu birlik), ULUS GİRİŞİMİ, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, TMMOB, Mimarlar Odası, Ankara Şubesi, 2007, S.19-38. (Panel konuşmaları band çözümü kitap halinde yayınlanmıştır)

8 Mart 2010 Pazartesi

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BAŞKENT ANKARA



H. Cengiz TÜRKSOY
Şehir Yüksek Plancısı (ODTÜ)


GİRİŞ:

Başkent oluşundan bu yana Ankara'da yaşanan gelişme ve değişme süreci, Türkiye Cumhuriyeti'nin başarı ve başarısızlıklarının aynası gibidir. O nedenle, 1920'li yılların başında nüfusu yaklaşık 20.000 olarak tahmin edilen Ankara'nın bugünkü 3.500.000 nüfusa erişinceye değin geçirdiği dönüşüm sürecinin incelenmesi, bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti'nin dönüşüm sürecinin incelenmesi anlamına gelir.

İşte bu nedenle, bu çalışmada, Ankara'nın başkent olması yönünde verilen kararın sonucunda bir küçük Anadolu kentinin nereden nereye geldiğinin ya da getirildiğinin yetmiş altı yıllık öyküsü özetlenirken, gerçekte Türkiye Cumhuriyeti'nin günümüzde yaşadığı sorunların kaynakları da irdelenmiş olacaktır.

ZAMANDA YOLCULUK
YA DA
BİR KENTİN BAŞKENT OLUŞU

Türkiye Cumhuriyeti, on yıldan daha uzun süren savaşların sonrasında kurulurken, onun üzerinde yer alacağı temel, bu savaşlar içinde yıpranmış altı yüz yıllık bir imparatorluğun kalıntılarıydı.

Toprağıyla, insanıyla; kentiyle, köyüyle; olumlu olumsuz tüm özellikleriyle devralınan ülkenin bir anda, bütünüyle değiştirilmesi olanaksızdı. Cumhuriyet'in ilk yıllarından başlayarak adım adım sağlanmaya çalışılan dönüşümle, yeni devletin kendi öz kimliğine kavuşması için bir dizi atılım gerçekleştirildi.

Bunlar arasında yer alan en önemli ve köktenci kararlardan biri de Osmanlı İmparatorluğu'nun 470 yıllık başkenti İstanbul'un yerine Anadolu bozkırındaki bir küçük kentin; Ankara'nın başkent olarak seçilmesiydi. Gerçekte, Mustafa Kemal'in de dediği gibi bu bir seçim olmaktan çok yaşamın dayattığı bir zorunluluktu Nitekim, Ankara'nın hükümet merkezi olması için 31 Ocak 1921'de TBMM'ye sunulan önerge, 26'ya karşı 71 oyla reddedilmişti, çünkü olaylar henüz bu yönde gelişmemişti.

İstanbul yerine Ankara'nın başkent yapılması sıradan bir karar değildi. Zaten Cumhuriyetin ilanından da önce, 13 Ekim 1923 tarihli Ulusal Meclis kararıyla Ankara'nın başkent yapılması yeni devletin kurucularının da bunu salt biçimsel bir değişiklik olarak algılamadıklarını gösteriyordu. Vazgeçilen başkent İstanbul, Osmanlı yönetimiyle özdeşleşmiş, "ulusal kimlik"ten yoksun yaşantının simgesi, yabancı kültürlerin etkisine açık bir liman kentiydi. Ayrıca, devletin kurucularının yeniden yaratmayı düşündükleri Türk ulusunun yaşadığı topraklara oldukça uzak bir konumdaydı. Oysa Ankara, ülkenin ortasında, ulusun bütünleşmesini sağlayacak ve yeni devleti simgeleyecek özelliklere sahipti; üstelik, ulusal kurtuluş savaşımını başlatan ve yürütenlerin merkez seçtiği bir kentti .

Bu karar, yeni devletin kurucularına, Ankara'yı yeniden kurmak gibi önemli bir sorumluluk yüklüyordu; çünkü, bataklıklarıyla; çamurlu yollarıyla; bakımsız, eski ve kerpiç evleriyle Ankara'nın İstanbul'a alternatif başkent olarak görülmesi, çılgınca bir düşünceydi. O yıllarda Ankara'nın eksiklikleri bunlarla da sınırlı değildi. Kentin elektriği, sağlıklı içme suyu, doğru düzgün bir oteli ve lokantası yoktu. Başkent olmanın gerektirdiği hiçbir yapı bulunmuyordu. Bakanlıklar, sığındıkları birkaç köhne evde, masa ve iskemle yerine malzeme sandıklarıyla döşenmiş odalarda çalışıyorlardı.

BİR KENTİN YENİDEN KURULUŞU ve JANSEN PLANI

Ankara'nın yeniden kurulması; bir başka deyişle, dünyanın ilk "yeni kent"lerinden birinin oluşturulması yeni rejimin başarısının bir göstergesi olacaktı. Çözülmek için ele alınan sorun, zorlu, kararlı ve sabırlı bir savaşım gerektiren; sonuçları uzun erimli önlemlerle alınabilecek nitelikteydi. Ancak bu gerçeğin görülebilmesi için birkaç yıl daha geçmesi gerekiyordu.

Önceleri, devletin kurucularının batı ülkelerindeki gözlemlerine dayalı kimi düzenlemelere gidildi. 16 şubat 1924 gün ve 417 sayılı yasa ile Ankara Şehremaneti'nin kurulması, 1925 yılında mevcut eski Ankara için M. Heussler'e plan yaptırılması, 24 Mart 1925 gün ve 583 sayılı yasa ile bugünkü Yenişehir'de 4 milyon metrekarelik alanın kamulaştırılmasına karar verilmesi , kamulaştırılan bu alanın 1927 yılında Karl Lörch tarafından planlanması, Mustafa Kemal'in özel girişimiyle gerçekleştirilen ve açılışı 5 Mayıs 1925 tarihinde yapılan; başlangıçta 2000 ha. genişliğindeki Atatürk Orman Çiftliği'nin kurulması, bu kapsamdaki başlıca çalışmalardı.

8 Haziran 1924 - 27 Kasım 1926 tarihleri arasında görev yapmış olan Ankara'nın ilk şehremini Haydar bey kentin hızla büyümeye başladığını görerek, büyük gereksinim duyulmaya başlanan tuğla, kiremit, çimento, kireç ve kereste gibi temel yapı malzemelerini sağlayabilmek için atölye ve fabrikalar kurdu. Gene bu dönemde, bir elektrik santralı kurularak kente ilk kez elektrik verilmeye başlandı. Ancak, Haydar bey süresi dolmadan bu görevden ayrıldı. Haydar beyin, yaptığı çalışmalarda karşılaştığı engellemeler nedeniyle bu görevden ayrıldığı söylenir.

Parçacı uygulamalar çeşitli çevrelerde ve basında yoğun biçimde eleştiriliyordu. Ama, eleştiri sahipleri çeşitli baskılarla karşılaşmış olsalar da, kısa sürede yönetimin doğruyu görmesini sağlayabilmişlerdi. Yeniden oluşturulacak bir başkentin bu tür parçacı tutumlarla biçimlendirilemeyeceği kısa sürede anlaşıldı. Kapsamlı, ancak parçacı uygulamalarla sonuç alınamayacağı anlaşılmıştı ama, özellikle Yenişehir ve AOÇ girişimleriyle kentin gelecekteki yönelimi de belirlenmişti.

Parçacı uygulamalardan beklenen sonuçların alınamayacağı anlaşılınca ilk iş olarak, belediye dışında, başlıca görevi kentin imarı olacak bir örgütlenme yaratmak düşüncesiyle 1928 yılında 1351 sayılı Yasa ile merkezi yönetime (Dahiliye Vekaleti'ne) bağlı olarak Ankara Şehri İmar Müdürlüğü kuruldu . Bu kuruluş, kenti hem planlamak hem de bu plana göre uygulama yapmakla görevlendirilmişti. Yasa'ya göre, elde edilecek plan; buna dayalı 5 yıllık uygulama programı ve daha sonra yapılabilecek değişiklikler Bakanlar Kurulu onayı ile yürürlüğe girecekti.

Onama yetkisinin Bakanlar Kurulu'na verilmesi, Ankara'nın yeniden yaratılması konusuna verilen önemi ve kararlılığı göstermektedir.

İmar Müdürlüğü, Ankara imar planının elde edilmesini, 1928 yılında, birisi Fransız, ikisi Alman üç kent mimarı arasında yarışmaya çıkardı. Yarışmacılara, kent nüfusunun 50 yıl sonra 300.000 olacağı, kentin, eski Ankara ile Çankaya sırtları arasındaki yolu (bugünkü Atatürk Bulvarı) eksen alması gerektiği, eski kentin korunacağı, bazı önemli binaların yerleri gibi bağlayıcı bilgiler verildi.

27 Mayıs 1929 tarihinde açıklanan yarışma sonucuna göre; hazırladığı avan proje ile Hermann Jansen birinciliği kazandı. Jansen'in başarısı, yaptığı çalışma, jüri tarafından "olabilirlik yönünden en uygun proje" olarak nitelendirilmiş olmasına dayanıyordu. Ayrıca, bu proje kentin toplumsal sorunlarını çözme kaygısını da taşıyordu. Yarışmayı kazanan Jansen, kendisiyle yapılan anlaşma gereğince, Ankara'nın ilk nazım planını hazırladı. Bu plan 27 Temmuz 1932 tarihinde Bakanlar Kurulu'nca onandı ve planın fiziksel gerçekleşmesinin sağlanması için Jansen, İmar Müdürlüğü'ne danışman olarak atandı; 1938 yılına değin bu görevde kaldı .

Jansen, hazırladığı planla Ankara'nın belirli bir sistem içinde yeşillendirilmesini; konut bölgelerinde dört katı geçmeyen, bahçe içinde yapılaşmayı; bir üniversite mahallesi, bir işçi evleri mahallesi, bir hükümet mahallesi öngörüyordu. Planda yaya ve taşıt trafiği birbirinden ayrılmaya çalışılıyor; taşıt trafiğinin kolay ve sürekli olmasına özen gösteriliyor, dar, sakin mahalle içi yollar ile yaya yollarına öncelik veriliyordu. Planın ekseninde yer alan Atatürk Bulvarı'na bağlanacak yollar en az beş yüz metrede bir bulvarla birleşecek ama, onu keserek karşıya geçmeyecekti . Plandaki bu yaklaşıma uymayan tek bağlantı, Atatürk Bulvarı'nın üzerinden köprüyle (Opera Kavşağı) geçen Talat Paşa Caddesiydi. Konut bölgelerinde, ağaçlandırılmış, yeşil alan karakterinde bir yaya yolu olacak; bu yol da taşıt yollarıyla ancak beş yüz metrede bir kesilebilecekti .

Jansen Planı’nda eski Ankara için hemen hiçbir yenilik öngörülmemişti . Gerçekte, yönetimin de isteği bu yöndeydi. Kentteki, her türlü dayanma sınırını zorlayan konut sorununun ivedilikle çözülmesi gerekiyordu. Eski kenti yıkıp yeniden yapma maliyetinin yeni bir kent kurmaktan daha pahalıya çıkacağı düşünülüyordu. Bu düşünce Yenişehir'le ilgili olarak 1925 yılında çıkarılan kamulaştırma Yasa'sının gerekçesinde de belirtilmişti.

1935 yılı verilerine göre nüfusu 122.720'ye ulaşmış olan Ankara'da bulunan 17.372 konutun %87'sinde su, % 68'inde elektrik, % 93.5'inde havagazı yoktu. Bu hizmetlerin üçüne de sahip olan konut sayısı yalnızca 1056'ydı (%6) .

JANSEN PLANININ UYGULAMA SÜRECİ VE
GERÇEKLEŞTİRİLENLER

Jansen, planın uygulama başarısı için iki önemli koşulun mutlaka sağlanması gerektiğini düşünüyordu:

* Güçlü bir yönetim ve
* Arazi spekülasyonunun önlenmesi .

Koşullardan birincisinin gerçekleştirilmesi kolaydı. Ülke yöneticilerinin de başlangıçtan beri düşünceleri bu yöndeydi. İmar Müdürlüğü'nün merkezi yönetime bağlı ve geniş yetkilerle donanımlı olarak kurulması bu düşüncenin ürünüydü.

Ancak ikinci koşulun gerçekleştirilmesi o denli kolay değildi. Kent toprağındaki mülkiyet dağılımının köktenci bir anlayışla ele alınıp yeniden düzenlenmesi sağlanmadıkça ve özellikle kentin gelişme alanlarında, kamu elinde toplanmış, imara elverişli ve yeterli arsa stoku yaratılmadıkça, salt yasal düzenlemelerle spekülasyonun önüne geçilmesi olanaksızdı.

Arsa stokunun yalnızca kentin gelişme alanlarında yaratılması da yeterli değildi, çünkü bu kez de mevcut kent doygunluğa erişmedikçe, gelişme alanlarına yönelim beklendiği boyutta olmayacaktı. Bu yönelimin hızlandırılması için kamu eliyle yapılacak özendirici yatırımlar kentsel gelişmenin maliyetini çok artıracaktı.

Savaş yıkıntıları üzerine yeniden kurulan devletin parasal kaynakları arsa stoku yaratmak amacıyla geniş alanların kamulaştırılması için çok yetersizdi. Bunun üzerine 1929-1930 İktisadi Bunalımı'nın etkileri eklenince yönetimin bu yönde kapsamlı girişimlerde bulunması beklenemezdi.

Öte yandan, Ankara'nın başkent olarak kalacağı konusunda kuşkuları olan eski Ankaralılar sahip oldukları arazileri bir an önce ellerinden çıkarmaya bakıyorlardı. Yıllar boyunca, Ankara imar planlarının uygulanmasının önünde, yönetime en büyük güçlükleri çıkaracak olan yeni Ankaralılar bu fırsatı kaçırmadılar. Bunların bir bölümü yönetime yakın kişiler ya da TBMM üyesiydiler. Bunların en yakın dostları da başta Haziran 1929 ile Temmuz 1946 yılları arasında Ankara valiliği ve belediye başkanlığı yapmış olan Nevzat Tandoğan olmak üzere kent yöneticileriydi .

Bu spekülasyoncuların bütün engelleme çabalarına karşın, bugünkü Bakanlıklar bölgesi ve 3000 memur konutu yapılması için bu bölgenin arkasında kalan alan (Saraçoğlu mahallesi), metrekaresi ortalama bir liradan daha az bir bedelle toplam 118.000 liraya kamulaştırıldı. Bu işlemi engelleyememişlerdi, ama TBMM alanının 20.000 liraya kamulaştırılmasını yıllarca geciktirerek 2.500.000 liraya kamulaştırılmasına yol açmışlardı.

Jansen Planı ile, Karl Lörch tarafından 1927'de planlanmış olan Yenişehir'in yanısıra Cebeci'de de bir konut bölgesi ve bugünkü Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültelerinin bulunduğu yerde bir üniversite alanı oluşturuldu. Yine bu planla, eskiden bir bataklık olan yerde Gençlik Parkı, 19 Mayıs Spor Alanı ve Hipodrom gerçekleştirildi.

Jansen'in danışmanlığıyla, plan kararlarını gerçekleştirmeye çalışan İmar Müdürlüğü, Mustafa Kemal'in bütün desteğini arkasına almış olmasına karşın, gerek spekülatörler gerekse plan disiplinini bir türlü sindiremeyen üst düzey bürokratlar ve siyasilerce hiçbir zaman rahat bırakılmadı .

Osmanlı'nın tebaları Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşı olma bilincine ulaştıkça Başkent'in kent yoksulluğunu kır yoksulluğuna tercih ediyor ve Ankara'ya göçüyorlardı. Bunun sonucunda hızla artan nüfus, Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki yangın sonucunda başlayan konut sorununu daha da çekilmez duruma getirmişti. Bu sorunun çözülmesi için yeterli kamusal kaynak yoktu. Ama, ciddi ve disiplinli bir imar yönetimi oluşturulmuştu ve bu yönetim plan kararlarını uygulamada kararlıydı. Bu koşullar, planlı alandaki arsa fiyatlarını olağanüstü artırdı.

Parası olanlar imarlı alanlarda spekülatörleri doyuracak boyutta bedel ödeyerek ev sahibi olabiliyordu, ama Ankara'nın yeni sakinleri arasına katılmaya çalışan kent yoksulları için bir tek yol vardı; kendi başlarının çaresine bakmak. 1930'lu yılların başında, Türkiye'nin ilk gecekonduları Ankara'da ortaya çıktı . Oysa, planda evsiz yoksullar için ucuz arsalar bölgesi ayrılmıştı. Bu arsalar isteyenlere bedelsiz verilecek, yapılan konutlar bir mühendisin denetiminde olacaktı. Ancak belediye bu görevini yapmamıştı.

İmarlı alandaki bedeli ödeyemeyen, ama toplumsal statüleri gereğince gecekondu da yapamayacak olanlar ise plan dışı alanlarda arazi sahibi olup plan değişikliğini zorluyorlardı. Üst düzey kamu görevlilerince oluşturulan Bahçelievler Yapı Kooperatifi bu girişimlerin başında geliyordu. 1934 yılında kurulan kooperatif, hazine arazilerinden kendilerine arsa tahsis edilmesi için çeşitli girişimlerde bulunmasına karşın olumlu sonuç alamamıştı. Bunun üzerine, başta Jansen olmak üzere İmar Müdürlüğü'nün, vali Nevzat Tandoğan'ın ve Bayındırlık Bakanı Ali Çetinkaya'nın onayı ile plan dışında, hem eski hem de yeni kente yaklaşık 3 km. uzaklıkta bulunan ve Abdi Paşa Çiftliği olarak bilinen araziyi satınalmıştı. Dönemin imar müdürü Semih Rüstem de kooperatifin üyesiydi .

Jansen'in bu konudaki onayının belki de tek nedeni bunun bir kooperatif girişimi olmasıydı. 9900 m. x 350 m. boyutlarındaki alanın planını ve ev tipleri tasarımını da Jansen yapmıştı.

Bu tür eğilimlerin çoğaldığını gören İmar Müdürlüğü, 1937'de Jansen Planı'nda köklü bir değişikliğe giderek plandaki kuzey-güney gelişme doğrultusuna bir de doğu-batı doğrultusu ekledi.

Plan sınırları içinde onca boş alan varken bu alanların bedelini ödeyecek gücü olmayan, ama başka güçleri olanların kendilerince buldukları bu çözüm, planlı alanda ortaya çıkan spekülatif değer artışının engellenememiş olmasının sonucuydu. Tek parti, tek lider yönetimi altında ve bu yönetimin eski başkentle yarışacak yeni bir kent kurma savıyla ortaya çıktığı bir dönemde yaşanan bu gelişmeler çok öğreticidir. "Tek parti, tek lider" yönetimi de olsa mülkiyet ilişkilerinin gereğinden çok önemsendiği bir toplumda güçler dengesi şaşmaz bir kural olarak işlemektedir. Üst düzey devlet görevlileri kendi konutlarını yaptırabilmek için hazineden arsa alamamışlar, ama planı değiştirebilmişlerdir. Kent yoksulları ise, izin alma gereği bile duymaksızın, sonradan yıkılma riskini göze alarak hazine arazisi üzerinde kendi konutlarını yapmışlardır.

Bu iki yönlü gelişme, başından beri plan disiplininden rahatsız olanları çok mutlu etmiş olsa gerektir. Çünkü her iki yöndeki gelişme ve planın köktenci biçimde değiştirilmesi Jansen'in -o arada bütünüyle onu destekleyen Mustafa Kemal'in de- savunduğu planlı gelişme ve plan disiplini anlayışlarına ciddi bir darbe vurmuştur.

1938 yılı, Ankara'nın yeniden kurulması çalışmalarındaki "yeni bir başkent yaratmak" ilkesinden artık bütünüyle uzaklaşılmaya başlandığı dönemin başlangıcıdır. Mustafa Kemal ölmüş, bunu izleyen günlerde Jansen'in görevine son verilmiş, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde Avrupa'da en güçlü dönemini yaşayan faşizm Ankara'yı da etkilemeye başlamıştır. Jansen Planı'nın toplumsal kaygıları kimsenin umurunda değildir. Bunu izleyen savaş yıllarında Türkiye bütünüylü içe dönük yaşamaya ve savaşa bulaşmamaya çalışmaktadır. Savaşın son günlerinde yaptırılan Saraçoğlu Mahallesi kentin konut gereksiniminin yanında hiç bir anlam taşımamaktadır.

Nüfus hızla artmaya devam etmiş, 1945'de kent nüfusu 226.712'ye ulaşmıştır. Gecekondular artık kentin bir gerçeği olarak kabullenilmiş ve 1949 yılında çıkarılan 5218 sayılı yasa ile yasallaştırılmıştır. Bu yasanın sağladığı olanaklarla Yenimahalle kurulmuştur. Ama gecekondu yapımı hızla sürmüş ve en çok yoğunlaştıkları Altındağ Mahallesi 1953'te ilçe merkezi olmuştur.

Jansen'in plan verilerinde 1980 yılı için öngörülen nüfusa (300.000) Ankara 1955 yılında ulaşmıştır. Ankara'nın bu durumunu gözeten yeni bir plana gereksinimi vardır.

ANKARA YENİDEN PLANLANIYOR

1955 yılına gelindiğinde Ankara denetim dışı gelişmiş, büyümüş ve yarım milyona yaklaşan nüfusuyla yeniden planlanması zorunlu bir kent olmuştu. Yeni planın elde edilmesi için uluslararası bir yarışma düzenlendi. Yarışmayı kazanan Nihat Yücel ve Raşit Uybadin'in, kentin 2000 yılında 750.000 nüfusa ulaşacağını varsayarak hazırladıkları plan 1957 yılında onanarak yürürlüğe girdi.

Yücel-Uybadin Planı, Jansen Planı ile bir bütünlük sağlama çabası içindeydi. Kentin kuzey-güney ve doğu-batı gelişme doğrultuları korunuyor; kentteki doğal vadiler ve dere yatakları yapılaşmaya açılmıyor; kentin doğal hava akımları kesilmiyordu.

Jansen planına göre daha yüksek yoğunluklu bir yerleşme öngören bu plan, uygulamaya girişinden birkaç yıl sonra, 1960'ların başında köklü biçimde değiştirilerek, yapılardaki kat sayısı 2-3 kat artırıldı ve kentin çok daha yoğun bir yerleşmeye dönüşmesinin yolu açıldı. Bu değişikliğin sonucunda, tüm konut alanları yap-sat ve yık-yap-sat piyasasının çalışma anlayışı ve beğeni düzeyine göre biçimlendi. Cumhuriyetin başlangıç dönemini anımsatacak sivil mimarlık örnekleri "kitlesel" biçimde yok edildi. Bu gelişme Ankara'nın tarihsel belleğinde önemli bir boşluk yarattı.

Planda yapılan değişiklikle hızlanan apartmanlaşma 1960'larda, özellikle kış aylarında kentin yoğun bir hava kirliliği yaşamasına yol açtı. 1970'lerde Ankaralı için en büyük sorun bu ölümcül hava kirliliğiydi.

Yücel - Uybadin'in 2000 yılı için öngördüğü 750.000 nüfusu Ankara 1965 yılındaki 905.000 nüfusuyla aştı. Kent yeni bir plana kavuşmuş olmasına karşın gelişme ve büyüme biçiminde hiçbir değişiklik olmadı.

1960'ların başına değin kentin iş merkezi olan Ulus'a alternatif olarak bu yıllarda Kızılay gelişmeye başladı ve kent çift merkezli bir görünüm aldı. 1970'lerde bu iki merkez arasında bir işlevsel farklılık oluştu. Ancak, Kızılay'ın batı ve doğu yönündeki gelişimi Ulus'un uzantılarıyla birleşerek, günümüzde Ankara gene tek ve çok büyük merkezli bir kente dönüştü.

Bu süreçte, Yeni, Büyük, Ata ve Demir Sanayi Çarşıları, Mobilyacılar Sitesi ve OSTİM Kuruldu. Ankara artık yalnızca bir yönetsel ve eğitim/kültür merkezi olmanın da ötesinde sanayileşmeye başlayan bir kent durumuna geldi.

1950'lerde yeni plana bağlanan umutların 1960'larda boşa çıkması, kentin sürekli bir planlama bürosunun oluşturulması düşüncesini geliştirdi ve 1969 yılında Ankara Metropoliten Alan Nazım Plan Bürosu kuruldu.

Ankara Nazım Plan Bürosu mevcut yapılaşmış alandan çok kentin gelişme alanlarıyla ilgiliydi. Büronun yaptığı çalışmaların sonunda hazırlanan Ankara 1990 planında kentin temel gelişme stratejisi olarak batıya gelişme benimsendi. 1970'lerden sonra büyük konut ve sanayi bölgeleri batıda geliştirildi. Yine bu büronun çabalarıyla, 1980'li yıllarda kentin çevresi ağaçlandırılarak bir yeşil kuşak oluşturuldu.

Ancak, kent bir yandan da nazım plan stratejisine aykırı olarak güneye gelişimini sürdürdü. Orta Anadolu Şirketi'nin 8 no.lu gecekondu önleme bölgesinde satın aldığı arazi için yaptırdığı imar planı yasalara aykırı biçimde 3 Eylül 1971 tarihinde İmar ve İskan Bakanlığı'nca onanandı . Bu plana dayanarak gerçekleştirilen OR-AN Şehri Çankaya'nın da güneyinde bir çekim alanı yarattı. Bu çekim nedeniyle önceleri Çankaya sırtlarıyla sınırlanan kentin güneyi ODTÜ'ye ait arazi içinde kalan Eymir Gölü'ne yukarıdan bakan sırtlara değin genişledi.

1980'li yılların başında Ankara Belediyesi ile Kent Koop'un birlikte gerçekleştirmeye başladıkları Batıkent yıllar içinde büyük bir kent parçası durumuna geldi. 1970'li yıllarda "Yeni Yerleşmeler Projesi" adıyla kamulaştırılan Susuz - Eryaman yöresindeki alanlarda 1980'lerde gerçekleştirilen toplu konut uygulamalarıyla; Ankara - Eskişehir Devlet Karayolu'nun güney yakasındaki Çayyolu/Ümitköy projeleriyle, kent sıçramalı biçimde, batı ve güney-batı yönünde gelişmesini sürdürdü.

SONUÇ YERİNE

1990 hedefli Ankara Nazım İmar Planı'nın dönemi tamamlanmış olmasına karşın; 1984 yılında Ankara Büyükşehir Belediye'sine bağlanmış olan Nazım Plan Bürosu bugüne değin kentte yaşayan çeşitli kesimlerin üzerinde uzlaşma sağlayabileceği yeni bir nazım planı uygulamaya koyamamıştır.

1984 yılından beri seçilen Büyükşehir Belediye yönetimleri görevde kaldıkları sürenin ilk dört yılını plan hazırlamakla geçirmiş; bir önceki yönetimin hazırlıklarını -neredeyse- yok sayarak yeni bir plan hazırlama savıyla çalışmış ve dönemlerinin son yılında belediye meclisinden bu planın onanmasını istemiştir. Ancak, bu planlar onanmadan çalışma dönemi bittiğinden günümüzde, Ankara'nın yürürlükte olan bir nazım planı bulunmamaktadır.

Doğuda İmrahor Vadisi'ne, batıda Temelli'ye, güneyde Gölbaşı'na, kuzeyde Esenboğa'ya değin genişlemiş bir kent görünümündeki Ankara'da bugün 3.5 milyon dolayında insan yaşamaktadır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında oluşan "gecekondu kent" Altındağ'ın bir benzeri de Mamak'ta ortaya çıkmıştır. Nüfusun üçte ikisi bu gecekondularda barınmaktadır. Bu kısa betimleme dahi, başlangıçta savunulan ideal göz önüne alındığında, 76 yıllık Cumhuriyet döneminin Ankara planlama savaşımının tam bir yenilgiyle sonuçlandığını göstermektedir.

Gerçekten de bir kent yaratılmıştır ama, onu yaratanlar plancılar değil; spekülatörler ile onların işbirlikçisi siyasiler ve bürokratlardır.

Bir süre Ankara İmar Müdürlüğü görevinde de bulunan gazeteci-yazar Falih Rıfkı Atay'ın da dediği gibi; "nerede arsacılar lehine bir plan değişikliği duyarsanız, hemen hırsızlığa hükmediniz". Bugünkü Ankara'yı çok büyük ölçüde bu tür kararlar oluşturmuştur.

Yine onun deyişiyle; "Mustafa Kemal, şapka ve Latin harfleri devrimlerini başarabilecek kadar kuvvetli bir idare kurmuş, fakat bir şehir planını tatbik edebilecek kuvvette bir idare kuramamıştır".

Çözüm bu yargının içinde gizlidir.

13 Mart 1999



Bu Bildiri, 1999 yerel seçimleri öncesinde Ankara Kent Konseyi olarak düzenlenen "Ankara Gerçeği" başlıklı sempozyumun açılış bildirisidir. Sempozyum bildirileri 1999'da TMMOB Makina Mühendisleri Odası'nca kitap haline getirilerek basılmıştır.